Social Icons

2 Aralık 2010 Perşembe

İsmini siz koyun…

“Bir ülkede anayasayı kim yapıyorsa, sistemin hakimini de o belirler…”


• “ Askeri şahıslardan;……. c) Siyasi amaçla nutuk söyleyen, demeç veren, yazı yazan veya telkinde bulunanlar,….. e) Herhangi bir sebeple yalnız veya toplu olarak siyasi mahiyette beyanname hazırlayan, hazırlanmış beyannameyi imzalayan, imzalatan veya yayın organlarına ulaştıran veya dağıtanlar(5 yıla kadar)…..cezalandırılır” (Askeri Ceza kanunu Madde.148)



• "- Haklarında ölüm veya ağır hapis cezasını gerektiren veya yüz kızartıcı bir suçtan ya da taksirli suçlar hariç olmak üzere beş yıl ve daha fazla hapis cezası gerektiren bir cürümden veya emre itaatsizlikte ısrar, üste veya amire fiilen taarruz, üste veya amire hakaret, mukavemet suçlarından dolayı kamu davası açılanlar, mensup oldukları bakanlıklarca açığa çıkarılabilirler."


• Güneri Civaoğlu’na bakılırsa, Genel Kurmay Başkanına “sen bir memursun” diyen Taraf Gazetesi yazarına dava açmak için Genel Kurmay Başkanlığı ,Milli Savunma Bakanlığına müracaat etmiş, bakanlıktan izin çıkmamış…



• Egemenlik Kayıtsız şartsız Milletindir… demiştir Atatürk. Daha ilkokul kitaplarında dahi bize: Cumhuriyet egemenliğin padişah, kraldan alınıp halka verilmesidir… İktidar babadan oğla devirle değil halkın seçtiği temsilcilerindir… vb.



• Genel Kurmay Başkanı, Avrupa’nın 10 yıllık güvenlik stratejisinin belirleyen Lizbon toplantısına katılmadı. Neden? Teamüller… Yani Genel Kurmay Başkanı, G20 ve NATO’ya üye ülkelerin sivil asker ilişkilerinde olduğu gibi, başka bir deyimle NATO ve G20 ülkelerinin teamüllerine uymuyor. O toplantılarda demokratik parlamenter sistemin gereği olarak Asker sivil temsil protokolüne uygun olarak sivil idareyi temsilen savunma bakanları önde, genelkurmay başkanları bakanın arkasında, oturur…



• Sakın iktidarda Ak Parti olduğu için bu böyledir diye düşünmeyin, hem iktidarda kim olduğu önemli değildir, hem de her yıl yapılan NATO toplantılarına Savunma Bakanı ile Genel Kurmay Başkanı beraber katılmaz. Yalnızca Türkiye’den NATO toplantılarının birine Genel Kurmay Başkanı, bir başkasına Savunma bakanı katılır. Bu komedi ise arkada değil önde oturayım diyedir. Bu yapının siyasi manası ise oldukça ağır ve derindir.

• CHP, önce bu bir sivil darbedir, sindirme politikasıdır babında konuştu, sonra Kılıçtaroğlu, yargıya intikal etmiştir, sonucunu görelim vb. dedi.

"CHP MYK toplantısı sonrası açıklama yapıldı. Açıklamayı yapan, partinin sözcüsü ve genel sekreteri Süheyl Batum, 3 generalin görevden alınmasıyla ilgili olarak, “Kim nereden alırsa alsın; haklıdır değildir, siyasaldır değildir, onları bırakın! 3 tane general üzerinde çok basit bir korkutma operasyonu yapılıyor,” yorumunda bulundu."





• Yukarıdaki sıralanan yasa hükümleri ve ondanda önemli olması gereken hedefimiz olan uygar dünyada ki sivil asker ilişkilerinin durumunu ile bizim mevzuatımız arazındaki makas bu kadar açıkken, parlamenterlerin, parlamentonun üstünlüğünü değil, paşaların üstünlüğünü savunuyor olması manidar ve üzücüdür. Bu kendisini yâdsımadır.



• Bulunduğumuz çağda kutsal ve dokunulamaz olan insandır… Bu insanın özgürlüğü, zenginliği, mutluluğudur. Bu konuda karar merci olan yalnız insandır ve insansa bu kararını çoğulcu, katılımcı bireysel ve kültürel haklarının hukuksal güvencede olduğu çok sesli, çok renkli demokratik bir rejim aracılığı ile verir.



• Halk iradesinin iktidara yansıması parlamento aracılığı ile olur. Halk egemenliğini parlamento aracılığı ile gerçekleştirir. Hâkim olan ve olması gereken tek güç kaynağı parlamentodur.



• Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre memur: “Devlet hizmetinde aylıkla çalışan kimse, görevli” ; bürokratsa: “Devlet kurumlarında çalışan üst düzey yönetici.” demektir. Gelişmiş demokrasilerde özellikle AB ve ABD’de Genelkurmay Başkanlığı yada ordunun en üst idari ve karar mercii Savunma bakanına bağlıdır ve bu askeri üst düzey yöneticilerine memur(devlet görevlisi) başka bir deyimle bu cümleden harekatla askeri bürokrat denir.


• Sen bir memursun diyene bunu hakaret kabul edip dava açmaya yeltenenen bir kurumun olduğu, sivil iradenin arkasında durmama, açık yasa hükümlerine rağmen “siyasi demeç” verdiğinden dolayı bazı kurum ve etkililerine dava açılaması, yine yasa gereği tutuklama ve görevden almaların “rejime karşı atak” olarak değerlendirildiği ve Cumhuriyet kurulalı beri askerlerin yaptığı anaya ve o anayasayı esas alan yasalarla yönetilin bir ülkenin rejimi, halkın egemenliğinin tecelli ettiği Demokratik bir rejimse, Tanzimat Fermanından beri muasırlaşma, batılılaşma çabalarımız ile varmak istediğimiz hedef olan uygar dünyanın rejimlerini nasıl isimlendireceğiz?

"İsminin siz koyun…"

a.s.

25 Kasım 2010 Perşembe

Kemal Kılıçtaroğlu, Yılmaz Güney , Ahmet Kaya ve Sosyal Demokrasi...



Sayın CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçtaroğlu’nun Ahmet Kaya ile Yılmaz Güney’in mezarını ziyareti, Ahmet Kaya’nın deyisi ile : “Bu ne yaman çelişki” denilebilecek bir çelişki içeriyor…
Çünkü; CHP ve Sosyal Demokrasi arasında yaman denilebilecek bir çelişki var. Sosyal demokrasinin tarihsel ve evrensel kökeni, Marksizm’le bağlantılıdır. Hatta bu hareketin içinden çıkmış ve zamanla, Marksizm’in bazı öngörülerine katılmamış hatta reddetmiş; fakat Marksizm’le kan bağı olan, emek–sermaye çelişkisi ve işçi sınıfının temsilciliği ve sol muhtevası muhafaza etmektedir. Bu farklılaşması dolaysı Marksist - Leninist çizgi, Sosyal Demokrasinin bu savunusunu döneklik, revizyonistlik olarak değerlendirir.
Sosyal Demokrat Partilerin tarihsel referansı: Kautsky, Bernstin…vb Sol olabilmenin ilk adımı Sosyal Demokrat Değilsen en azından demokrat olabilmektir. Demokrasi ise çoğulculun, katılımcılığın, özgürlüğün, eşitliğin, adaletin, dayanışmanın… esas alındığı bir rejimdir. Daha fazla detaya girmeyelim.
Aşağıda yazacaklarımız ezber bozan, çoğunu kızdıracak sözlerdir; fakat Resmi Tarih dışında tarih okuduğunuzda ortaya çıkan resim aşağıdaki gibidir.

CHP’nin tarihsel kökeni Kemalizm’dir. Tek adam, tek ses yasamanın yürütmenin ve yargının tek elde toplandığı otoriter bir yapıdır… Ana çelişkisi emek– sermaye değil, kışla- cami zıtlığıdır.

• “SCF deneyinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra CHF'nin tek parti yönetimi kökleşti. 1931 yılından toplanan Üçüncü Kurultay'da tüzük yenilendi ve partinin programı belirlendi Bu kurultayda, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Devletçilik, Halkçılık ve İnkilapcılıktan oluşan "Altı ok" partinin ana programı olarak belirlendi

• “1935’te yapılan 4. Kurultayda: Kemalizm sözcüğü ilk defa parti programına girdi.

• “1936 Haziranında yayınlanan bir genelgeyle bütün illerde parti il başkanlığı valilikle birleştirildi ve içişleri bakanı resmen, parti genel sekreterliği sıfatını üstlendi. 1937 Şubatında yapılan anayasa değişikliğiyle, CHP'nin "altı oku" Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına resmen dahil edildi. Böylece “Tek Parti”nin devletle özdeşleşmesi süreci tamamlanmış oldu.
• “1930 yılında ekonomik krizin derinleşerek sürmesi ve toplumda ciddi huzursuzlukların baş göstermesi üzerine Mustafa Kemal, yakın arkadaşı olan Fethi Bey'i bir muhalefet partisi kurmakla görevlendirdi. 1930 yılı Ağustos ayı başında Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu. İlk etapta CHF'den 15 milletvekili SCF'ye geçti. Yeni parti ülke çapında büyük heyecanla karşılandı. 5 Eylül'de yapılan İzmir Mitingi, Ege Bölgesi'nde rejime karşı genel bir ayaklanmaya dönüşme eğilimi gösterdi. Ekim ayında yapılan belediye seçimlerinde SCF'nin oy çoğunluğunu elde ettiği, ancak sandıklarda tahrifat yapılarak CHF'nin kazandırıldığı söylentisi yayıldı. Silifke, bu seçimde SCF'yi seçtiği için ilçeye çevrildi. Aralık ayındaki Menemen Olayı neticesinde SCF kendisini feshetti.

Demokrasilerde Yasam-Yürütme-Yargı ayrılığı vardır. 1937’de Parti Devlet birleştirilmiş İçişleri Bakanı CHP Genel Sekreteri, Valiler İl Başkanları haline getirilmiştir. 1931 yılında yapılan Kurultayda Atı Ok parti programına dönüşmüş ve 1937’tarihinde ise Altı Ok Cumhuriyetin Temel İlkeleri yada Atatürkçülük olarak Anayasa Maddesi haline getirilmiştir.
CHP, Kemalizm demek, CHP Devlet demek, bir kısım elit ve bürokratların vesayeti demektir. CHP’nin dolaysı ile Laik Cumhuriyetin ilkeleri (altı ok) içersinde “demokrasi” yoktur. Ana hatları ile bütün kararları bir pati mensupları, başka bir deyimle “tek adam” CHP Genel Başkanı verir…

1920’de Kurulan İstiklal Mahkemeleri ve 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanununu uygulamaları itibari ile kurulma amacının dışında muhalifleri susturma ve saf dışı etme aracı olarak ta kullanılmış.

1930’da Mustafa Kemal Paşa, yakın arkadaşı olan Fethi Bey'i bir muhalefet partisi kurmakla görevlendirir. Oda Serbest Fıkrayı Kurar. Halkın bu partiye teveccühü görülünce, üç ay içinde ülkedeki genel asayiş bahane edilir ve parti kapanır. Talimatla partiler kuruluyor, talimat kapsamında muhalefet yapılıyor yeni bir talimatla da muhalefet ilga ediliyor. Bu konuda sıralanacak örnekler çok.

Muhalefetin olmadığı, tek partinin, tek kişinin dediğinin dedik olduğu bir temel demokratik midir? Bu ideoloji ile gerekçelendirilerek darbeler yapmak ve bu darbelere muhalefet etmeyip savunmak mı, Sosyal Demokrasi, sol yada demokratlıktır? Mustafa Suphi kimdir, hangi tarihte ve niçin boğulmuştur?

İttihat ve Terakki’den beri eğemen siteme(müesses nizam’a) muhalefet edenler: irtica, bölücü, düşman muamelesi görmüştür.

Demokrasinin ve Kemalizm’in ne olup olmadığının eleştirisi değil konumuz, birkaç cümle ile bunlardan bahsederek, Yeni bir rüzgar estirmeye başlayan CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçtaroğlu’nun işinin ne kadar zor olduğuna dikkat çekmektir.
Benim kafamdaki soru acaba Kılıçtaroğlu yada ilerde başka bir CHP Genel Başkanı, Refah Partisi seçmeninde önemli dönüşüm gerçekleştiren AK Parti Genel Başkanı Sayın Erdoğan’ın gösterdiği başarıyı gösterip gösteremeyeceğidir.
Kemalizm’in Cumhuriyetin Kuruluş ve yeni sistemin gerçekleştirilme sürecinde, belki bir dereceye kadar o şartlar açışından makul görülecek bir takım düşünce ve pratikleri bu güne aynen taşımayıp, Atatürk’ün “Muasır Medeniyetin üstü” diye koyduğu hedef doğrultusunda, AB standardında dönüştürüp CHP’yi iktidara taşıması ümidiyle bu yazıyı yazdık.
Devlet içinde çeteleşmenin olmadığı hukukun, insan hak ve özgürlüklerinin hâkim olduğu, daha zengin, daha kalkınmış, herkesin birinci sınıf yurttaş olduğu ve yaşanılası bir ülke haline gelmesi ne Cumhuriyetimizin müeses nizamını bozar nede Atatürk’ün büyüklüğünden bir şey eksiltir.
Hatta bu uygarlaşma inkişafı Cumhuriyetin 100. yıldönümü olan 2023’te 20,000 doları aşmış bir GSMH, AİHM’de Yargı kararları %88’ler mertebesinde değil 28’lerde mahkum olan, BM Kalkınma endeksinde 84’lerde değil, 40’larda olan… bir ülke görse Atatürk daha da gururlanırdı.
Çünkü eski yapı bizi, denize dökmekle övündüğümüz Yunanlıları, BM Kalkınma endeksine göre altmış basamak gerisinde dökülmekten kurtaramıyor…



NOT: BM Kalkınma endeksinde üç ana başlıktan biri GSMH, biri ortalama eğitim yaşı, yılı ile diğeri de sağlıktır. 2009 Yılı verilerine göre bu endekste Türkiye 84. sırada, Yunanistan battı bittiği görüntüsüne rağmen 22. sırada.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Ahmet KAYA'nın Ölüm Yıldönümü / 2010

ntvmsnbc /
Hasan CÖMERT
Güncelleme: 10:32 TSİ 09 Kasım. 2010 Salı
İSTANBUL - ''Vay şerefsiz'', ''Şerefsiz iş başında'', ''Parayı veren Ahmet'i alır'', ''Ahmet Kaya adında bir şerefsiz''... Bu ve bunun gibi sayısız manşet ve başlığın atılma sebebi Ahmet Kaya'nın ağzından hiç çıkmayan sözlerin bir gazete tarafından söylenmiş gibi gösterilmesiydi. Bugün hala birçok insan Ahmet Kaya'ya söylemediği sözler, montajla hazırlanan fotoğraflar ve çarpıtılan bilgiler nedeniyle nefret kusuyor.
''Vay Şerefsiz'' manşetinin mimarı Ertuğrul Özkök, ''Bir insanın hayatı bir manşetle değişmez'' dedi ama sadece yandaki manşetlerin olduğu kutuya baktığınızda bile bir insana yapılan saldırının kısa sürede ne boyuta geldiğini rahatlıkla görebilirsiniz.

O dönem Fatih Altaylı, Ertuğrul Özkök, Cenk Koray gibi köşe yazarları tarafından yazılan yazılara belki de çok şaşırmamak lazım çünkü bu nefret söylemi şu an hala devam ediyor hala günlük gazetelerde sık sık karşımıza çıkıyor.
________________________________________
''Önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim'' demişti Ahmet Kaya. Bunu söylerken, yılllar sonra pişman olacak 'ünlü'ler tarafından linç edileceğini de, bir günde bölücü ilan edileceğini de, ülkesinden uzakta öleceğini de tabii ki bilmiyordu. Gülten Kaya ise eşinin ölümün üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen hala o yalan haberleri temizlemeye çalışıyor.

Ve şimdi Gam Müzik’ten çıkan ‘Ülkemde Son Turnem’ isimli DVD ve yönetmenliğini Ümit Kıvanç’ın yaptığı ‘Uçurtmam Tellere Takıldı’ isimli belgesel Ahmet Kaya'nın Türkiye'deki son turnesi ve o tarihten sonra Kaya'nın yaşadıklarını gözler önüne seriyor.


Biz de Gülten Kaya ile bu iki DVD'de yer alanları ve geçen 10 yılı konuştuk:

Öncelikle 10 yıl oldu, 10 yıl sonra neler hissediyorsunuz?

Tabii ilk günden itibaren hissettiğim şey hiç değişmedi. Hayatımızdaki o büyük boşluk bir daha asla dolmayacak. Yani o büyük gedik yerinde duruyor. Biz onunla başa çıkmaya çalışıyoruz ama başa çıkılabilir bir duygu değil sahiden. Zaman geçtikçe anlıyorum ki böyle bir şey yok. Tersine daha çok özlüyorsunuz araya zaman girdikçe ve daha çok acı çekiyorsunuz. Ama bu kadar hiç bir şeyini oturtamamış bir ülkede oturup hayatı sadece yasla geçirmek gibi bir lüksümüz de yok.

10 yıl geriye gidildiğinde bir sanatçının ne söylediğine tekrar bakalım. Ve Türkiye’nin geldiği noktaya bakalım. Zaten o da bundan bahsetmişti. Şimdi artık bu konuşuluyor oldu. Henüz çözüm bulamasak da. İnsanlar artık ‘’Peki onun kabahati neydi?’’ demeye başladılar. Bu iyi bir şey; bunu sorgulamak doğru ve sağlıklı.

Peki o malum geceye devamlı geri dönülmesi sizi rahatsız mı ediyor yoksa tam tersi bunun konuşuluyor olması istediğiniz şey mi?

Ben artık iki şeyi birbirinden ayırmayı öğrendim. Yani daha doğrusu 25 yılda hep bunu öğrendim. Kendi yaptığımız işin mutfağında çalışırken de bu böyleydi. Bir eşim Ahmet vardı bir de profesyonel olarak benim de arka planında çalıştığım Ahmet Kaya vardı. Şimdi de aynı şey geçerli. Şimdi benim eşim olarak Ahmet var, kendi kişisel acım var. Bir de profesyonel bir müzik adamı üzerinden baktığımızda bir Ahmet Kaya var, ona yapılanlar var. Ve onun topluma yansımaları var. Gülten olarak Ahmet Kaya üzerinden bunların konuşulmasını çok gerekli buluyorum. Bu beni sarsıyor olsa bile buna razıyım ki bunu düzeltelim.
Son aylarda basına sık sık yansıdı; o gece orada olanların açıklamaları için ne düşünüyorsunuz? Özür dileyenlerin sizde karşılığı oluyor mu? Mesela Serdar Ortaç defalarca özür dilediğini söyledi…

Şimdiye kadar hiç isim anmadım, zikretmedim ve zikretmeyeceğim de. Ama ortada gerçekten samimiyetle içtenlikle söylenmiş bir özür olduğunu da düşünmüyorum. İki Ahmet’i birbirinden ayırt ettiğimi söyledim zaten, toplumsal açıdan baktığınız zaman milyonlarca insanın sevdiği bir Ahmet Kaya var ve o Ahmet Kaya onların da kaybı. Dolayısıyla o özrün onlara dilenmesi ve onlar tarafından da kabulü gerekiyor. O özrün hayatın içinde yapılması gerekiyor. Kişisel planda ise, o sağlıksız zihinsel yapı yerli yerinde durdukça, ki duruyor, hiçbir özür benim kabulüm değildir.

'ÖZRÜ SIRADANLAŞTIRMASINLAR'

Öte yandan çok net dillendirilmiş özürler de yok. Herkes kendi tavrını temellendirme ve aklama çabasında. Bunun adı özür değil. Özür çok kıymetli bulduğum bir şeydir. Ve onun içini boşaltmamak gerekiyor. Bu kadar sıradan olmaz o özür tavrı. Sıradanlaştırmamak lazım. Bahsini ettiğimiz insanlarınki de sahici ve samimi bir özür değil çünkü hep kendilerini aklama çabasındalar.

‘’Ben hatırlamıyorum” “Çok gençtim, şimdi olsa yapmam”, “Ben zaten orada memleketim şarkısını söylettim, toparlamaya çalıştım’’ ‘’Bugün olsa o başlığı atmazdım’’ gibi… Bunlar özür falan değil. Bunlar bireysel aklanma çabaları. Onun için bunların dikkate alınacak bir yanı yok. Bu ülkede gündemi belirlemiş en büyük gazetenin genel yayın yönetmeni bile (eğer bir hafıza kaybı yaşamıyor ise) ve bunu bilinçli yapıyor. Diyor ki, o başlıkları attıktan 8 yıl sonra Ahmet Kaya öldü. Ve bunu toplumun gözünün içine baka baka söylüyor ve defalarca söylüyor. Şimdi bunun neresini ciddiye alabilirsiniz?

 Ayrıca, bu konunun mütemadiyen bu çerçevede konuşulması acı. Zira görüntüler ortada. O gecenin aktörleri ortada, Medyayı temsil eden bazı aktörlerin sonradan yaptıkları TV haberleri, yazdıkları yazılar, attıkları başlıklar ve diğer tüm açıklamaları da ortada. Bu konu hayatın ortasında artık ve orada durmaya da devam edecek.

Bir manşetle insanın hayatı değişmez de denildi… Değişir, bunun bin tane örneğini gördük. Yani o gazete Kürt işadamları listesini yayınladığında o insanlar öldürüldüler. Hatta sanatçılara sıra gelmişti. O insanlar Meclis’in 411 oyla aldığı bir karara bile demokrasi normlarını çiğneyerek başlıklar attılar. Şimdilerde “e ne var bunda, fena mı oldu, konu Anayasa Mahkemesine gitti” diye açıklıyorlar. İşte demokrasi algıları bu. Hrant Dink’in Ahmet Kaya’nın finalini hazırladılar. Hatta Orhan Pamuk için final hazırlamaya soyundular. Dönüp arşivlere baktığınızda bu ülkeye karşı işlenmiş o kadar çok günah bulabilirsiniz ki o gazetede. Biz Hrant’ı, Ahmet i geri getiremeyiz ama hakikat için mücadele etmeye devam edeceğiz.


'BİR ÜLKEYE ANCAK BU KADAR KÖTÜLÜK YAPILABİLİRDİ'

Gerçekten çok sayıda nefret suçu işlediler. Çok sayıda ırkçı, ayrımcı başlıklar attılar. Bu ülkeye ancak bu kadar kötülük yapılabilirdi. Hala yerli yerinde duran ‘’Türkiye Türklerindir’’ logosu var orada. Biz neye inanacağız. Ben Kürdüm ve Aleviyim ve burası benim ülkem. Kim bunu tayin ediyor ki? Bir Kürt Alevisi olarak Türkiye’nin benim de olduğunu söylüyorum. Türk değilim. Türkiyeliyim. Türkiye, Türkiyelilerindir demek başka bir şey. Türkiye, Kürtlerin, Alevilerin, içinde yaşayan Ermenilerindir, Rumlarındır, diğer azınlıkların, burada yaşayan tüm halklarındır da aynı zamanda. Eşimin bir cümlesi vardı ki burada anmadan geçemeyeceğim;”Biz ulusal kültürden, kültürel kimlikten söz ettik, onlar bunu nüfus cüzdanı olarak algıladılar, bu kadar acayipler işte” Bize en gerekli olan şey zihinsel dönüşüm, zihinsel devrimdir. Bu yapılmadığı sürece, bebeklerden katiller yaratan o zihniyeti değiştiremediğimiz sürece sokaktaki her çocuğu potansiyel katil yapabilirsiniz. Vahim olan hala bunu görmezlikten deliyor olmaları.

O atılan manşetlerin etkisi hala devam ediyor mu sizce?

Büyük bir gazete böyle bir başlık attığı zaman, okuyanların aklına böyle bir şey yapıştırdığınız zaman Bu insanın bir vatan haini olduğunu, bir şerefsiz olduğunu söyleyip insanların hafızasında onunla ilgili böyle bir imaj oluşturduğunuz zaman bunu kolay kolay değiştiremezsiniz. Artık bunu değiştirmenin yolu da kendileri ile ilgili aynı başlığı atmaktan geçer ki bize yapılanın adı oydu zaten. Hatta bunu aylarca, yıllarca yapmaktan geçer. Başka türlü olmaz.

O gecenin en önemli tanığı sizsiniz, ama sizin ağzınızdan o gecede bulunan isimlerle ilgili bir şey duymadık. Bu kadar isim konuşunca bir şeyler açıklama ihtiyacı duymuyor musunuz?

Duymuyorum. Çünkü bu inkarcılıkla, bu ikiyüzlülükle, bu ahlaksızlıkla ilgilenirsem kendi değerlerimden uzaklaşırım. Aslında bu ahlaki bir duruştur ve onlara ders olsun istiyorum ama anlamakta zorlanıyorlar. Bence hayat öğretecek onlara bunu. Bu ülkenin sağlıklı yaklaşımlara daha fazla ihtiyacı var.

O zaman ‘Ülkemde Son Turnem’den bahsedelim…

Bu DVD’de o turne görüntülerinin-konserlerin yanı sıra, Ahmet Kaya’nın konuşmaları da var. Bu konuşmalar çok önemli. 90’lı yılların ikinci yarısından itibaren her sahnede ‘’biz bu ülkeyi birleştirmeye soyunduk’’ diyen bir Ahmet Kaya ve ona atılan “şarkıcı değil bölücü” manşetleri de var.

O dönemde sizin en zorlandığınız şeyin, sesinizin Türkiye’ye ulaşamaması, görmezden gelinmesi ya da çarpıtılması olduğunu söylemiştiniz. Yeni çıkacak DVD’de tam da bu sebepten mi?

Evet. O DVD’de en önemsediğim kısım o konuşmalar. Yani Ahmet Kaya’nın söyledikleri ve atılan başlıklar var. Mesela o ünlü ‘Vay şerefsiz’ başlığı var. Ama gerçek konuşmalarda Ahmet Kaya’nın böyle demediğini herkes görecek. Sonrasında da diyor ki ‘’Ben hiçbir halka-halklara asla şerefsiz demedim. Ama bu lafı kullandım. Her halkın şereflileri vardır şerefsizleri vardır. Birkaç kişi yüzünden dedim. Benim Türkiye halkına ya da Türkiye halklarına böyle bir lafı kullanmayacağımı herkes gayet iyi bilir. Bırakın benim kullanmamı benim yanımda bile kimse kullanamaz bu lafı.’’ Bunlar tarihsel görüntüler. Ne kadar çok insana ulaşırsa o kadar iyi olacak. İnsanlar bu konuşmalarla o başlıkları karşı karşıya getirdiğinde bu yaman çelişkiyi görecekler. Bir gerçek Ahmet Kaya portresi bir de medyanın kurguladığı Ahmet Kaya portresi var. Gerçeği hangisi, buna bakacaklar.

Bir de belgesel hazırlandı değil mi?

Evet, ‘Uçurtmam Tellere Takıldı’ adıyla bir Ahmet Kaya belgeseli hazırladık. Yönetmeni Ümit Kıvanç. Ahmet Kaya’nın çocukluğundan son anına kadar süreci özetleyen bir belgesel... İlk gösterimi anma toplantılarında yapacağız. 11 Aralık tarihinde Lütfü Kırdar sahnesinde, Paris ve Viyana’daki anma toplantılarındaki gösterimlerden sonra ahmetkaya.com, gecetreni.com, haysiyet.com gibi adresler üzerinden herkesin izlemesini sağlayacağız.

Her yıl Ahmet Kaya’nın ölüm yıldönümünde ona dair bir şeyler çıkarıyorsunuz. Bunlar devam edecek mi?

Fikir bitmez kuşkusuz. Ama şimdiye kadar bunu geleneksel hale getirmemizin bir sebebi de demin sözünü ettiğimiz bu konuyu bizim cephemizden hayata taşımak ve doğruya ulaşana kadar bunun tartışılmasını sağlamaktı. Bu sahiden ve samimiyetle tartışılmaya başlandığında herkes o dönemde bunun bir linç olduğunu ve bunda pay sahibi olduğunu kabul ettiğinde zaten bu gerçek yerli yerine oturmuş olacak. Umuyorum benim ömrüm yeter bu sonucu görmeye.

Bizim amaçlarımızdan bir Ahmet Kaya’ya yapılanları hayatın ortasında tartışmaya açmaksa, diğeri de O’na ‘hep buradasın, yanı başımızdasın, hayatın içindesin’ demekti. Şarkılar zaten geleceğe atılan en doğru köprü. Şimdiden sonrasını kurgulamak ise zor… Fikir bitmez diye düşünüyorum. Ya da belki hayat bunu karşılar ve ona yaşatılanlar gerçekten istenen düzeyde konuşulmaya başlanır ve gerçeğin kendisini görmeye başlarlar. O zaman da hayata emanet ederiz Ahmet Kaya’yı ve bende biraz dinlenirim…

Ahmet KAYA'nın Ölüm Yıldönümü / 2010

ntvmsnbc /
Hasan CÖMERT
Güncelleme: 10:32 TSİ 09 Kasım. 2010 Salı
İSTANBUL - ''Vay şerefsiz'', ''Şerefsiz iş başında'', ''Parayı veren Ahmet'i alır'', ''Ahmet Kaya adında bir şerefsiz''... Bu ve bunun gibi sayısız manşet ve başlığın atılma sebebi Ahmet Kaya'nın ağzından hiç çıkmayan sözlerin bir gazete tarafından söylenmiş gibi gösterilmesiydi. Bugün hala birçok insan Ahmet Kaya'ya söylemediği sözler, montajla hazırlanan fotoğraflar ve çarpıtılan bilgiler nedeniyle nefret kusuyor.
''Vay Şerefsiz'' manşetinin mimarı Ertuğrul Özkök, ''Bir insanın hayatı bir manşetle değişmez'' dedi ama sadece yandaki manşetlerin olduğu kutuya baktığınızda bile bir insana yapılan saldırının kısa sürede ne boyuta geldiğini rahatlıkla görebilirsiniz.

O dönem Fatih Altaylı, Ertuğrul Özkök, Cenk Koray gibi köşe yazarları tarafından yazılan yazılara belki de çok şaşırmamak lazım çünkü bu nefret söylemi şu an hala devam ediyor hala günlük gazetelerde sık sık karşımıza çıkıyor.
________________________________________
''Önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim'' demişti Ahmet Kaya. Bunu söylerken, yılllar sonra pişman olacak 'ünlü'ler tarafından linç edileceğini de, bir günde bölücü ilan edileceğini de, ülkesinden uzakta öleceğini de tabii ki bilmiyordu. Gülten Kaya ise eşinin ölümün üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen hala o yalan haberleri temizlemeye çalışıyor.

Ve şimdi Gam Müzik’ten çıkan ‘Ülkemde Son Turnem’ isimli DVD ve yönetmenliğini Ümit Kıvanç’ın yaptığı ‘Uçurtmam Tellere Takıldı’ isimli belgesel Ahmet Kaya'nın Türkiye'deki son turnesi ve o tarihten sonra Kaya'nın yaşadıklarını gözler önüne seriyor.


Biz de Gülten Kaya ile bu iki DVD'de yer alanları ve geçen 10 yılı konuştuk:

Öncelikle 10 yıl oldu, 10 yıl sonra neler hissediyorsunuz?

Tabii ilk günden itibaren hissettiğim şey hiç değişmedi. Hayatımızdaki o büyük boşluk bir daha asla dolmayacak. Yani o büyük gedik yerinde duruyor. Biz onunla başa çıkmaya çalışıyoruz ama başa çıkılabilir bir duygu değil sahiden. Zaman geçtikçe anlıyorum ki böyle bir şey yok. Tersine daha çok özlüyorsunuz araya zaman girdikçe ve daha çok acı çekiyorsunuz. Ama bu kadar hiç bir şeyini oturtamamış bir ülkede oturup hayatı sadece yasla geçirmek gibi bir lüksümüz de yok.

10 yıl geriye gidildiğinde bir sanatçının ne söylediğine tekrar bakalım. Ve Türkiye’nin geldiği noktaya bakalım. Zaten o da bundan bahsetmişti. Şimdi artık bu konuşuluyor oldu. Henüz çözüm bulamasak da. İnsanlar artık ‘’Peki onun kabahati neydi?’’ demeye başladılar. Bu iyi bir şey; bunu sorgulamak doğru ve sağlıklı.

Peki o malum geceye devamlı geri dönülmesi sizi rahatsız mı ediyor yoksa tam tersi bunun konuşuluyor olması istediğiniz şey mi?

Ben artık iki şeyi birbirinden ayırmayı öğrendim. Yani daha doğrusu 25 yılda hep bunu öğrendim. Kendi yaptığımız işin mutfağında çalışırken de bu böyleydi. Bir eşim Ahmet vardı bir de profesyonel olarak benim de arka planında çalıştığım Ahmet Kaya vardı. Şimdi de aynı şey geçerli. Şimdi benim eşim olarak Ahmet var, kendi kişisel acım var. Bir de profesyonel bir müzik adamı üzerinden baktığımızda bir Ahmet Kaya var, ona yapılanlar var. Ve onun topluma yansımaları var. Gülten olarak Ahmet Kaya üzerinden bunların konuşulmasını çok gerekli buluyorum. Bu beni sarsıyor olsa bile buna razıyım ki bunu düzeltelim.
Son aylarda basına sık sık yansıdı; o gece orada olanların açıklamaları için ne düşünüyorsunuz? Özür dileyenlerin sizde karşılığı oluyor mu? Mesela Serdar Ortaç defalarca özür dilediğini söyledi…

Şimdiye kadar hiç isim anmadım, zikretmedim ve zikretmeyeceğim de. Ama ortada gerçekten samimiyetle içtenlikle söylenmiş bir özür olduğunu da düşünmüyorum. İki Ahmet’i birbirinden ayırt ettiğimi söyledim zaten, toplumsal açıdan baktığınız zaman milyonlarca insanın sevdiği bir Ahmet Kaya var ve o Ahmet Kaya onların da kaybı. Dolayısıyla o özrün onlara dilenmesi ve onlar tarafından da kabulü gerekiyor. O özrün hayatın içinde yapılması gerekiyor. Kişisel planda ise, o sağlıksız zihinsel yapı yerli yerinde durdukça, ki duruyor, hiçbir özür benim kabulüm değildir.

'ÖZRÜ SIRADANLAŞTIRMASINLAR'

Öte yandan çok net dillendirilmiş özürler de yok. Herkes kendi tavrını temellendirme ve aklama çabasında. Bunun adı özür değil. Özür çok kıymetli bulduğum bir şeydir. Ve onun içini boşaltmamak gerekiyor. Bu kadar sıradan olmaz o özür tavrı. Sıradanlaştırmamak lazım. Bahsini ettiğimiz insanlarınki de sahici ve samimi bir özür değil çünkü hep kendilerini aklama çabasındalar.

‘’Ben hatırlamıyorum” “Çok gençtim, şimdi olsa yapmam”, “Ben zaten orada memleketim şarkısını söylettim, toparlamaya çalıştım’’ ‘’Bugün olsa o başlığı atmazdım’’ gibi… Bunlar özür falan değil. Bunlar bireysel aklanma çabaları. Onun için bunların dikkate alınacak bir yanı yok. Bu ülkede gündemi belirlemiş en büyük gazetenin genel yayın yönetmeni bile (eğer bir hafıza kaybı yaşamıyor ise) ve bunu bilinçli yapıyor. Diyor ki, o başlıkları attıktan 8 yıl sonra Ahmet Kaya öldü. Ve bunu toplumun gözünün içine baka baka söylüyor ve defalarca söylüyor. Şimdi bunun neresini ciddiye alabilirsiniz?

 Ayrıca, bu konunun mütemadiyen bu çerçevede konuşulması acı. Zira görüntüler ortada. O gecenin aktörleri ortada, Medyayı temsil eden bazı aktörlerin sonradan yaptıkları TV haberleri, yazdıkları yazılar, attıkları başlıklar ve diğer tüm açıklamaları da ortada. Bu konu hayatın ortasında artık ve orada durmaya da devam edecek.

Bir manşetle insanın hayatı değişmez de denildi… Değişir, bunun bin tane örneğini gördük. Yani o gazete Kürt işadamları listesini yayınladığında o insanlar öldürüldüler. Hatta sanatçılara sıra gelmişti. O insanlar Meclis’in 411 oyla aldığı bir karara bile demokrasi normlarını çiğneyerek başlıklar attılar. Şimdilerde “e ne var bunda, fena mı oldu, konu Anayasa Mahkemesine gitti” diye açıklıyorlar. İşte demokrasi algıları bu. Hrant Dink’in Ahmet Kaya’nın finalini hazırladılar. Hatta Orhan Pamuk için final hazırlamaya soyundular. Dönüp arşivlere baktığınızda bu ülkeye karşı işlenmiş o kadar çok günah bulabilirsiniz ki o gazetede. Biz Hrant’ı, Ahmet i geri getiremeyiz ama hakikat için mücadele etmeye devam edeceğiz.


'BİR ÜLKEYE ANCAK BU KADAR KÖTÜLÜK YAPILABİLİRDİ'

Gerçekten çok sayıda nefret suçu işlediler. Çok sayıda ırkçı, ayrımcı başlıklar attılar. Bu ülkeye ancak bu kadar kötülük yapılabilirdi. Hala yerli yerinde duran ‘’Türkiye Türklerindir’’ logosu var orada. Biz neye inanacağız. Ben Kürdüm ve Aleviyim ve burası benim ülkem. Kim bunu tayin ediyor ki? Bir Kürt Alevisi olarak Türkiye’nin benim de olduğunu söylüyorum. Türk değilim. Türkiyeliyim. Türkiye, Türkiyelilerindir demek başka bir şey. Türkiye, Kürtlerin, Alevilerin, içinde yaşayan Ermenilerindir, Rumlarındır, diğer azınlıkların, burada yaşayan tüm halklarındır da aynı zamanda. Eşimin bir cümlesi vardı ki burada anmadan geçemeyeceğim;”Biz ulusal kültürden, kültürel kimlikten söz ettik, onlar bunu nüfus cüzdanı olarak algıladılar, bu kadar acayipler işte” Bize en gerekli olan şey zihinsel dönüşüm, zihinsel devrimdir. Bu yapılmadığı sürece, bebeklerden katiller yaratan o zihniyeti değiştiremediğimiz sürece sokaktaki her çocuğu potansiyel katil yapabilirsiniz. Vahim olan hala bunu görmezlikten deliyor olmaları.

O atılan manşetlerin etkisi hala devam ediyor mu sizce?

Büyük bir gazete böyle bir başlık attığı zaman, okuyanların aklına böyle bir şey yapıştırdığınız zaman Bu insanın bir vatan haini olduğunu, bir şerefsiz olduğunu söyleyip insanların hafızasında onunla ilgili böyle bir imaj oluşturduğunuz zaman bunu kolay kolay değiştiremezsiniz. Artık bunu değiştirmenin yolu da kendileri ile ilgili aynı başlığı atmaktan geçer ki bize yapılanın adı oydu zaten. Hatta bunu aylarca, yıllarca yapmaktan geçer. Başka türlü olmaz.

O gecenin en önemli tanığı sizsiniz, ama sizin ağzınızdan o gecede bulunan isimlerle ilgili bir şey duymadık. Bu kadar isim konuşunca bir şeyler açıklama ihtiyacı duymuyor musunuz?

Duymuyorum. Çünkü bu inkarcılıkla, bu ikiyüzlülükle, bu ahlaksızlıkla ilgilenirsem kendi değerlerimden uzaklaşırım. Aslında bu ahlaki bir duruştur ve onlara ders olsun istiyorum ama anlamakta zorlanıyorlar. Bence hayat öğretecek onlara bunu. Bu ülkenin sağlıklı yaklaşımlara daha fazla ihtiyacı var.

O zaman ‘Ülkemde Son Turnem’den bahsedelim…

Bu DVD’de o turne görüntülerinin-konserlerin yanı sıra, Ahmet Kaya’nın konuşmaları da var. Bu konuşmalar çok önemli. 90’lı yılların ikinci yarısından itibaren her sahnede ‘’biz bu ülkeyi birleştirmeye soyunduk’’ diyen bir Ahmet Kaya ve ona atılan “şarkıcı değil bölücü” manşetleri de var.

O dönemde sizin en zorlandığınız şeyin, sesinizin Türkiye’ye ulaşamaması, görmezden gelinmesi ya da çarpıtılması olduğunu söylemiştiniz. Yeni çıkacak DVD’de tam da bu sebepten mi?

Evet. O DVD’de en önemsediğim kısım o konuşmalar. Yani Ahmet Kaya’nın söyledikleri ve atılan başlıklar var. Mesela o ünlü ‘Vay şerefsiz’ başlığı var. Ama gerçek konuşmalarda Ahmet Kaya’nın böyle demediğini herkes görecek. Sonrasında da diyor ki ‘’Ben hiçbir halka-halklara asla şerefsiz demedim. Ama bu lafı kullandım. Her halkın şereflileri vardır şerefsizleri vardır. Birkaç kişi yüzünden dedim. Benim Türkiye halkına ya da Türkiye halklarına böyle bir lafı kullanmayacağımı herkes gayet iyi bilir. Bırakın benim kullanmamı benim yanımda bile kimse kullanamaz bu lafı.’’ Bunlar tarihsel görüntüler. Ne kadar çok insana ulaşırsa o kadar iyi olacak. İnsanlar bu konuşmalarla o başlıkları karşı karşıya getirdiğinde bu yaman çelişkiyi görecekler. Bir gerçek Ahmet Kaya portresi bir de medyanın kurguladığı Ahmet Kaya portresi var. Gerçeği hangisi, buna bakacaklar.

Bir de belgesel hazırlandı değil mi?

Evet, ‘Uçurtmam Tellere Takıldı’ adıyla bir Ahmet Kaya belgeseli hazırladık. Yönetmeni Ümit Kıvanç. Ahmet Kaya’nın çocukluğundan son anına kadar süreci özetleyen bir belgesel... İlk gösterimi anma toplantılarında yapacağız. 11 Aralık tarihinde Lütfü Kırdar sahnesinde, Paris ve Viyana’daki anma toplantılarındaki gösterimlerden sonra ahmetkaya.com, gecetreni.com, haysiyet.com gibi adresler üzerinden herkesin izlemesini sağlayacağız.

Her yıl Ahmet Kaya’nın ölüm yıldönümünde ona dair bir şeyler çıkarıyorsunuz. Bunlar devam edecek mi?

Fikir bitmez kuşkusuz. Ama şimdiye kadar bunu geleneksel hale getirmemizin bir sebebi de demin sözünü ettiğimiz bu konuyu bizim cephemizden hayata taşımak ve doğruya ulaşana kadar bunun tartışılmasını sağlamaktı. Bu sahiden ve samimiyetle tartışılmaya başlandığında herkes o dönemde bunun bir linç olduğunu ve bunda pay sahibi olduğunu kabul ettiğinde zaten bu gerçek yerli yerine oturmuş olacak. Umuyorum benim ömrüm yeter bu sonucu görmeye.

Bizim amaçlarımızdan bir Ahmet Kaya’ya yapılanları hayatın ortasında tartışmaya açmaksa, diğeri de O’na ‘hep buradasın, yanı başımızdasın, hayatın içindesin’ demekti. Şarkılar zaten geleceğe atılan en doğru köprü. Şimdiden sonrasını kurgulamak ise zor… Fikir bitmez diye düşünüyorum. Ya da belki hayat bunu karşılar ve ona yaşatılanlar gerçekten istenen düzeyde konuşulmaya başlanır ve gerçeğin kendisini görmeye başlarlar. O zaman da hayata emanet ederiz Ahmet Kaya’yı ve bende biraz dinlenirim…

11 Kasım 2010 Perşembe

Bir Türk Cihana bedeldir, Bağımsızlık ve Özgürlük benim Karakterimdir” tafraları ile konuşmanın… kaç para?.


Bir Türk Cihana bedeldir, Bağımsızlık ve Özgürlük benim Karakterimdir” tafraları ile konuşmanın… kaç para?.

 

10 Kasım 2010 - Fethiye İlköğretim Okulu - Malatya
10 Kasim 2010 – Fethiye İlköğretim Okulu – Malatya

             Ata’yı Saygıyla anıyoruz. 
             “Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir; benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu yeterlidir.” 
                                                                                  M. Kemal ATATÜRK 
                                   
       Bizim sitede Atatürk resmi ve Türk Bayrağı resmi az… Çünkü şu anki hâkim Cumhuriyet ve Atatürk anlayışı benim Atatürk ve Cumhuriyet anlayışımdan oldukça farklı.  İkide bir bayrak, Atatürk ve Cumhuriyet dediğimde onların kulvarında koşuyormuşum hissi veriyor bana. Ondan Atatürk ve Türk Bayrağı resimleri sitemizde az. 
       Bayramlarda ve yas dolaysı ile anmalarda hamasi konuşmalardan ve 1930’ların anlayışı ile verilen mesajlardan bıktık… Hem kurunup kurunup duruyoruz, hem de Cumhur’un, halkın geri planda kaldığı bir gündemlerle cebelleşiyoruz.  CHP’nin içindeki kavganın ve CHP, AKP ve diğer partiler arasındaki kavganın ne kadarı halkın, Cumhur’un özgürlüğü ve zenginliği ile alakalı. CHP’de memlekete hizmetin projeleri mi çarpıyor yoksa parti içindeki hakimiyet meselesi mi daha çok tartışılan konu? Partiler arasındaki meselede halka hizmetten daha çok kimin iktidara hakim olacağı görüntüsü vermekte. 
       Cumhuriyet ekonomisi 87 yılda 770 kat civarında büyümüş, bu kendimizi kerteriz aldığımızda gurur verici bir durum. İhracat ve ithalatımız başlangıçta milyon dolarlarla, 1970’lerde 2-3 milyar dolarlarla, bu günse ortalama 105 milyar dolarlarla ifade edilir bir hale geldi. Bu da övünülesi bir durum.  1990’lar ile 2000’ler de kişi başı gayri safi milli hasıla 3-3 bin dolarla ifade edilirken bu gün 7-8 binlerden bahsediliyor. Bunlar bardağın dolu tarafı. 
       Fakat dünyayı kerteriz alınca farklı bir resim çıkıyor ortaya. Danimarka’nın kişi başı Gayrisafi milli hasılası 90 binlerde. Biz 6-7 binlere çıkmakta övünüyoruz ama; ABD’nin kendi ülkesi için belirlediği yoksulluk sınırı nedir biliyor musunuz: 10,800 dolar… 
       Bunlar gelişmiş ülkeler, orta halli bir örnek. Romanya’nın nüfusu 30 milyon civarı ihracatı 100 milyar civarı. Otomobil ve beyaz, kahverengi eşya gibi malların ihracatımızdaki payı artmakta. İhracatımız içinde ve dünyada da payı artan sektörümüz hizmet sektörü. Bunun ağırlıklı kısmı müteahhitlik sektörü. Fakat dünyanın en büyük hurda demir ithalatçı ülkesi neresi biliyor musunuz? Türkiye… Geçen yıl, yalnızca Çin 122 milyar dolarlık bilgisayar çipi, yongası ithal etmiş. İthal edilen sektörlerdeki farkı görüyor musunuz? Fakat biz ne Çin’e nede dünyaya 1 dolarlık cip satamadık. Çünkü böyle bir üretimimiz yok. 
      
      Bakan Zafer ÇAĞLAYAN, benim gittiğim gelişmiş ülkelerde bana yeni bir nükleer santral ve uydu projemizin olup olmadığını soruyorlar demiş. 
       Ve malumunuz AİHM’sinde yüksek yargımızın verdiği kararların %88’i mahkûm ediliyor, kusurlu bulunuyor. Bir hâkime “işgüzar” dediği için, bir başka hâkim yazar Nazlı Ilıcak’a 11 ay 20 gün özgürlüğü kısıtlayıcı mahkûmiyet kararı veriyor ve yine yüksek yargı öldürülen her askere karşı beş Kürt öldürülmeli diyen(başta öldürülmesi gerekenin ismini veren) yazarın yazısını “düşünce özgürlüğü(?)” kapsamında görüyor ve aklıyor… 
      Benim Atatürk ismine de onun önderliğinde kurulan Cumhuriyete de yakıştıramadığım Ülkemin bu görüntüsüdür, başka bir deyimle böylesi bir Atatürk ve Cumhuriyetçilik anlayışıdır. 
       Bir taraftan siyasal sistemin demokrasi ve hukuk kusurlu iken; başka bir tarafta bir kilo hurda demir ile bir kilo mikro cip, bir kilo uydu ve bir kilo nükleer santral fiyatları arasında devasa bir fark varken, Atatürk’ten alıntılar yapıp : “Bir Türk Cihana bedeldir, Bağımsızlık ve Özgürlük benim Karakterimdir” tafraları ile konuşmanın… kaç para?…”  
 

Sample text

Sample Text

Sample Text