Dar Ağacında Üç Fidan olan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ile Yusuf Aslan’ın İdamlarının 38. Yılında anılması
Aldı beni götürdüler asmağa
Gözlerimden ışığımı kısmağa
Yarınlardan umudumu kesmeğeYetmedi güçleri gülüm sen öldür
“Abdullah Hoca, bir müddet nefeslendikten sonra, olayı başından itibaren anlatmaya başladı:
“Daha önce de din görevlisi olarak idam edilen solcu gençlerin infazında bulunmuştum. Onlar infaz sırasında
-Allah’a ve dine inanmıyoruz, deyip, telkinde bulunmamı kabul etmemişlerdi. Son arzuları sorulduğunda, kimi kahve, kimi sigara istemişti. Sehpaya giderken de slogan atmışlardı. Onlarda bizim insanlarımızdı. İnancı düşüncesi ne olursa olsun, cezayı hak etsin veya etmesin, gencecik insanların ölümünü seyretmek beni üzüyordu. Solcular, ahiret hayatına inanmıyorlardı ama inandıkları fikirler uğuruna hayatlarını feda ediyorlardı. Bu sebeple fikirlerini benimsemesem de, idealistliklerini taktir ediyordum. Onlar infaz edilirken
-Bunların yerinde imanlı bir insan olsa, acaba nasıl davranır?, diye içimden geçirmiştim...
Yine bir akşam, sivil memurlar ellerinde telsizlerle evime gelip,
-Hocam, bir nikahımız var. Nikah kıymaya gelir misin?, dediler. Otomobillerine binip, Buca Cezaevi’nin önüne gelmiştik. Her taraf asker doluydu. Cezaevinin kapısından girince, infaz yapılacağını anladım. İnfaz heyetinin bulunduğu salona götürüldüm. Savcılar, hakimler, komutanlar, doktorlar, infaz görevlileri oradaydı. Orada bulunanların bir kısmı, heyecanlı bir telaş içindeyken, bir kısmı da üzüntülüydü.
Bir müddet sonra, görevliler elleri arkadan kelepçeli olan iki genci getirdiler. Üzerilerinde ayak bileklerine kadar uzanan kolsuz beyaz bir giysi, başlarında beyaz namaz takkesi, ayaklarında beyaz çorap ve terlik vardı.
-Selamün Aleyküm, diyerek içeri girmişlerdi. O an çok şaşırmıştım. Onları sanki çok eskiden beri tanıyordum...
Orada bulunanların çoğu onlarla helalleşti. Hücrelerinde yazdıkları Vasiyet Mektuplarını İnfaz Savcılığı’na teslim ettiler. Heyet huzurunda doktor,
-Sağlık şikayetiniz var mı?, diye sorduğunda ikisi de,
-Elhamdülillah taş gibiyiz. Hiç bir şikayetimiz yok, demişti. Son arzuları sorulduğunda, ikisi de cenazelerinin ailelerine teslim edilmesini istemişti. Telkinde bulunmak için yanlarındayken bana çok saygılı davrandılar. Kendilerine,
-Kardeşlerim, her insan bu dünyada farklı bir kaderi yaşamaktadır. Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm, ahret hayatına açılan bir kapıdır. Ne mutlu Allah’a iman ederek bu imtihanı tamamlayanlara, dediğimde gözlerine bakmıştım. Gözleri sevinçle parlıyordu.
-Az sonra Allah’a kavuşacaksınız, dedim.
-Biliyoruz Hocam, biliyoruz; dostlarımıza söyleyin, ölümümüze üzülmesinler, demişlerdi. İkişer rekat namaz kıldılar. Ellerini kaldırıp, son dualarını yaptıkları o anı unutamıyorum... Yüzleri o kadar nurlanmıştı ki...
Az sonra görevlilerle infazın yapılacağı bahçeye çıktık. Bahçe projektörlerle aydınlatılmış, ortalık gündüz gibiydi. Sehpalar kurulmuş yağlı urgan parlıyordu. Ürpertici bir manzara vardı... Az sonra iki genç insanın dünyaları değişecekti. Bir an, kendimi onların yerine koydum... Altmışı geçmiş yaşımda, dünyadan alacağım fazla bir lezzet de kalmadığı halde, çok korkmuştum... Heyecandan elimin, ayağımın titrediğini hissediyordum. Böyle bir anda korkmadan, heyecanlanmadan normal olabilmek, kamil bir imana sahip olmayı gerektirirdi...
İnfaza önce Selçuk’tan başlandı. Selçuk’un yaftası boynuna asılmıştı. Sehpaya yürümeden göz göze gelmiştik.
-Allah’a gidiyorsun Selçuk!, demiştim. Tebessümle başını salladı... Tekbir getiriyordu. Sehpanın altındaki tabureye çıktı. Cellat, boynuna urganı geçirirken, Selçuk Cellat’a bir şeyler söyleyince Cellat, bir an durakladı. Selçuk, sürekli Kelime-i şahadet getiriyordu. Cellat, tabureye vurduğunda, Selçuk urganda asılı olarak bir sağa, bir sola sallanıp, kıbleye doğru boynu bükük bakar halde ruhunu teslim etti. Bir müddet asılı bekletildikten sonra, Savcı askerlerin de yardımıyla, Selçuk’un boynundan urganı çıkardı... Selçuk’u bir masaya yatırdılar. Gözleri bir başka aleme bakıyordu. Gözlerini kapatıp ona Yasin okudum... Daha sonra Halil’i getirdiler. Onun da boynuna yafta takılmıştı
Mahkemeye gelirken zaman zaman öteki arkadaşların sorularına cevap veriyor, böylece önceki mahkemeye giderken de olup bitenden haberdar oluyordu...
Bir arkadaş "gönderdiğimiz GELİNLİKLERİ aldınız mı?" diye sorunca "aldık" demiş, "nasıl oldu" deyince de "biraz uzun oldu" deyivermişti.
Sonraları mahkemem İzmir'de kalmama karar verince, bende soruyu soran arkadaşlarla aynı koğuşa konulmuş, o zaman bu gelinlik meselesini sormuştum.
"Nedir bu gelinlik? Ben bir şey anlayamadım." deyince anlattılar.
Geçen mahkeme Halil bizden iki kefen istedi. Devletin idam esnasında giydirdiği kefenin torba gibi bir şey olduğu, o kefenleri giymeleri halinde ellerinin, kollarının içerde kalacağını, rahat can çekişemeyeceklerini söyledi.
Bizde koğuşa dönünce, elimizdeki avucumuzdaki parayı bir araya getirdik, iki kefen alacak parayı bulamadık. Koğuşta 23 kişiyiz, üzerimizden iki kefen parası çıkmadı. Sonunda bir arkadaşımızın ailesinin getirdiği iki beyaz nevresimi cezaevi terzisine diktirerek onlara gönderdik. Gelinlik dediğimiz onlara gönderdiğimiz kefenlerdi...
Çok sonradan anlamıştım "gelinliklerimiz uzun geldi" derlerken kefenleri giydiklerini.. Kim bilir kaç gece Azrail(a.s)'i beklerken öylece sabahlamışlardı...!
Haberi aldıktan bir kaç dakika sonra, mahkumları toplayarak kısa bir konuşma yaptım. Kur-an bilenlere cüzleri dağıtarak gün boyu sabaha kadar Kur-an okumalarını söyledim. Yapacağımız tek şey vardı; dua ve Kur-an'la onlara ulaşmak...
Gece saat 24:00'e kadar iki hatim indirdik. Akşam olunca saat 21:00'den itibaren her yarım saatte bir koğuş penceresine çıkarak, sela okumaya, Peygamber Efendimiz(s.a.v)'e salat-ü selam getirmeye başladım. Koğuş penceresinden yükselen sesin, onların ölümle dolmuş hücrelerine kadar girdiğine inanıyor, salat-ü selamları o duygularla okuyordum...
Cezaevinde idamların infazı 01:00'de olurdu.(1)”
Vatan İçin
Neler yapmadık şu vatan için
Kimimiz öldük
Kimimiz nutuk söyledik
Orhan Veli
Bilerek 06 Mayıs 1972 tarihinde idam edilen Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın anıldığı bu günde, yanıltarak insanın insan dramına dair algısını test etmek için, Marksist solun efsaneleşmiş isimlerinin anıldığı bir yazıda, Ülkücü 3 gencin 1983 de, 12 Eylül Mahkemelerinde yargılanıp idam edilme sürecinden bir alıntı yaptım.
Bu testin daha etkileyici olabilmesi için, isimleri ve dini kavramları değiştirip bu yazıyı düzenlemekti. Ama ben buna rağmen, bu satırları okurken gözlerim nemlendi, boğazıma sanki bir şey düğümlenmiş gibi hissettim. Tıpkı, Darağacında Üç Fidan ve Gülün Solduğu Akşam kitaplarını okuduğumda hissettiklerim gibi. Çükü söz konusu olan insandır, onun ideolojisi, inancı, ırkı… ise teferruattır.
Kanununun yasakladığı fiilleri işlemek ve böylesi bir fiil için bir takım oluşumlarda bulunmak… en demokratik ülkelerde dahi cezayı gerektirecek suçtur. Kenan paşanın “asmayalım da besleyelim mi?” anlayışı yasal ve anayasal olsa da (ki bu anayasa ve yasalarda zaten darbecilerin yaptığı veya yaptırdığı normlardır) idamlar insanlık suçu ve toplum vicdanında kanayan bir yaradır…
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan adam öldürmek gibi bir suç dahi işlememişlerdi… O dönemde olduğu gibi, 1980 darbesine zemin hazırlamak için, örgütleri destekleyip yönlendiren, öğleden önce bir solcunun öldürülmesinden kullanılan bir silahla, öğleden sonra bir sağcının öldürmesinin sağlayan derin güçlerse hala ellerini kollarını sallayarak aramızda “paşa paşa” gezmekteler.
Geçmiş ideallerin bir değer olduğu dönemdi. Şimdi ise, iki yüzlü bir siyasetle saltanat sürmek.... Gencecik, 20-25 yaşlarındaki geçlerin kimileri “tekbir getirerek” kimileri ise “Yaşasın Tam bağımsız Türkiye” sloganları ile idam sehpasına yürüdüler. Ama bu gün Orhan Veli’nin şiirinde dediği gibi vatan millet hakkında “ nutuk söylemeyi” kimseye bırakmayanlar, “ne yaptımsa memleketim için yaptım, bunun bedelini de paşa paşa öderim,” demek yürekliliğini göstermek yerine, hastaneden rapor almak için kuyruktalar…
Sağı solu; dindarı, ateisti; kürdü, türkü, Alevi’si, Sünni’siyle… bu insanlar bizim insanımız, bu memleket bizim; bu dünya bizim. Meğerki biz insanız, insanın yaşam hakkı, haysiyet ve şerefi kutsaldır ve bunlara yapılacak her tecavüz, kimin kime yaptığına bakılmaksızın suçtur, günahtır, ayıtır ve bu insan hakkı ihlalidir…
Çok seyrek ve çok kısa yazan bir yazar: “hepimiz kendi ideolojimizin fanatik taraftarıyız,” der. Böyle olduğundan, her mazlum kendine yapılan zulme karşı gelir ve diğer mazlumum zalimi kesilir. Böyle olunca da, büyük oyuncu olan asıl Zaimlerin de saltanatı sürer gider.
Çözüm mazlum ve mağdurların birliğindedir. Bu ise kültürel bir seviyeyi, evrensel olan temel insan hak ve hürriyetlerinde birleşmeyi gerektirir. Bu yaşananların yalnızca geçmişin utanç vesikaları, anıları olacağı bir dünya dileğiyle.
a.s.
06 Mayıs 2010
(1)ŞEHADET 5 HAZİRAN 1983
Kaynak : "Eylül'de gel" dediler. Kitabı.
Hikaye : Yusuf Soylu , Nizamettin Coşkun
Özeltip Bandırma Cezaevi 8.9.1999 / Bandırma
-----------------------------------------------------------
Aldı beni götürdüler asmaya
Gözlerimden ışığımı kısmaya
Yarınlardan umudumu kesmeye
Yetmedi güçleri gülüm sen öldür
Memleketten umudumu kesmeye
Yetmedi güçleri gülüm sen öldür
Yetmedi güçleri başı dik öldüm
Yurdum toprağına tohum serpildim
Ölsem bile biliyorum boyverdim
Çiçeklendim dört bir yanda yeşerdim
Tuttular mayısta astılar beni
Gafletten bahara ektiler beni
Anadolu toprağını her canı
Katmer katmer açtırır her baharda
Anadolu toprağını sevdayı
Katmer katmer açtırır her baharda
Ellerimiz emeğimizdir mayıs
Onurumuz kavgamızda açar ya
Be hey sefil mayıslarda dutmaz ya
Denizlerce gülümserler, inanma
Denizlerce çoğalırlar asanlar
Seydunayım mayıs ayı dutmaz ya
Denizlerce gülümserler inanma
Denizlerce çoğalırlar asanlar
__________________