Social Icons

6 Mayıs 2010 Perşembe

Deniz Gezmiş'in Sesinden - Kanal D Haber





Dar Ağacında Üç Fidan olan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ile Yusuf Aslan’ın İdamlarının 38. Yılında anılması


Aldı beni götürdüler asmağa
Gözlerimden ışığımı kısmağa
Yarınlardan umudumu kesmeğe
Yetmedi güçleri gülüm sen öldür



“Abdullah Hoca, bir müddet nefeslendikten sonra, olayı başından itibaren anlatmaya başladı:
“Daha önce de din görevlisi olarak idam edilen solcu gençlerin infazında bulunmuştum. Onlar infaz sırasında

-Allah’a ve dine inanmıyoruz, deyip, telkinde bulunmamı kabul etmemişlerdi. Son arzuları sorulduğunda, kimi kahve, kimi sigara istemişti. Sehpaya giderken de slogan atmışlardı. Onlarda bizim insanlarımızdı. İnancı düşüncesi ne olursa olsun, cezayı hak etsin veya etmesin, gencecik insanların ölümünü seyretmek beni üzüyordu. Solcular, ahiret hayatına inanmıyorlardı ama inandıkları fikirler uğuruna hayatlarını feda ediyorlardı. Bu sebeple fikirlerini benimsemesem de, idealistliklerini taktir ediyordum. Onlar infaz edilirken

-Bunların yerinde imanlı bir insan olsa, acaba nasıl davranır?, diye içimden geçirmiştim...

Yine bir akşam, sivil memurlar ellerinde telsizlerle evime gelip,

-Hocam, bir nikahımız var. Nikah kıymaya gelir misin?, dediler. Otomobillerine binip, Buca Cezaevi’nin önüne gelmiştik. Her taraf asker doluydu. Cezaevinin kapısından girince, infaz yapılacağını anladım. İnfaz heyetinin bulunduğu salona götürüldüm. Savcılar, hakimler, komutanlar, doktorlar, infaz görevlileri oradaydı. Orada bulunanların bir kısmı, heyecanlı bir telaş içindeyken, bir kısmı da üzüntülüydü.
Bir müddet sonra, görevliler elleri arkadan kelepçeli olan iki genci getirdiler. Üzerilerinde ayak bileklerine kadar uzanan kolsuz beyaz bir giysi, başlarında beyaz namaz takkesi, ayaklarında beyaz çorap ve terlik vardı.

-Selamün Aleyküm, diyerek içeri girmişlerdi. O an çok şaşırmıştım. Onları sanki çok eskiden beri tanıyordum...
Orada bulunanların çoğu onlarla helalleşti. Hücrelerinde yazdıkları Vasiyet Mektuplarını İnfaz Savcılığı’na teslim ettiler. Heyet huzurunda doktor,

-Sağlık şikayetiniz var mı?, diye sorduğunda ikisi de,

-Elhamdülillah taş gibiyiz. Hiç bir şikayetimiz yok, demişti. Son arzuları sorulduğunda, ikisi de cenazelerinin ailelerine teslim edilmesini istemişti. Telkinde bulunmak için yanlarındayken bana çok saygılı davrandılar. Kendilerine,

-Kardeşlerim, her insan bu dünyada farklı bir kaderi yaşamaktadır. Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm, ahret hayatına açılan bir kapıdır. Ne mutlu Allah’a iman ederek bu imtihanı tamamlayanlara, dediğimde gözlerine bakmıştım. Gözleri sevinçle parlıyordu.

-Az sonra Allah’a kavuşacaksınız, dedim.

-Biliyoruz Hocam, biliyoruz; dostlarımıza söyleyin, ölümümüze üzülmesinler, demişlerdi. İkişer rekat namaz kıldılar. Ellerini kaldırıp, son dualarını yaptıkları o anı unutamıyorum... Yüzleri o kadar nurlanmıştı ki...

Az sonra görevlilerle infazın yapılacağı bahçeye çıktık. Bahçe projektörlerle aydınlatılmış, ortalık gündüz gibiydi. Sehpalar kurulmuş yağlı urgan parlıyordu. Ürpertici bir manzara vardı... Az sonra iki genç insanın dünyaları değişecekti. Bir an, kendimi onların yerine koydum... Altmışı geçmiş yaşımda, dünyadan alacağım fazla bir lezzet de kalmadığı halde, çok korkmuştum... Heyecandan elimin, ayağımın titrediğini hissediyordum. Böyle bir anda korkmadan, heyecanlanmadan normal olabilmek, kamil bir imana sahip olmayı gerektirirdi...

İnfaza önce Selçuk’tan başlandı. Selçuk’un yaftası boynuna asılmıştı. Sehpaya yürümeden göz göze gelmiştik.

-Allah’a gidiyorsun Selçuk!, demiştim. Tebessümle başını salladı... Tekbir getiriyordu. Sehpanın altındaki tabureye çıktı. Cellat, boynuna urganı geçirirken, Selçuk Cellat’a bir şeyler söyleyince Cellat, bir an durakladı. Selçuk, sürekli Kelime-i şahadet getiriyordu. Cellat, tabureye vurduğunda, Selçuk urganda asılı olarak bir sağa, bir sola sallanıp, kıbleye doğru boynu bükük bakar halde ruhunu teslim etti. Bir müddet asılı bekletildikten sonra, Savcı askerlerin de yardımıyla, Selçuk’un boynundan urganı çıkardı... Selçuk’u bir masaya yatırdılar. Gözleri bir başka aleme bakıyordu. Gözlerini kapatıp ona Yasin okudum... Daha sonra Halil’i getirdiler. Onun da boynuna yafta takılmıştı


Mahkemeye gelirken zaman zaman öteki arkadaşların sorularına cevap veriyor, böylece önceki mahkemeye giderken de olup bitenden haberdar oluyordu...

Bir arkadaş "gönderdiğimiz GELİNLİKLERİ aldınız mı?" diye sorunca "aldık" demiş, "nasıl oldu" deyince de "biraz uzun oldu" deyivermişti.

Sonraları mahkemem İzmir'de kalmama karar verince, bende soruyu soran arkadaşlarla aynı koğuşa konulmuş, o zaman bu gelinlik meselesini sormuştum.

"Nedir bu gelinlik? Ben bir şey anlayamadım." deyince anlattılar.

Geçen mahkeme Halil bizden iki kefen istedi. Devletin idam esnasında giydirdiği kefenin torba gibi bir şey olduğu, o kefenleri giymeleri halinde ellerinin, kollarının içerde kalacağını, rahat can çekişemeyeceklerini söyledi.

Bizde koğuşa dönünce, elimizdeki avucumuzdaki parayı bir araya getirdik, iki kefen alacak parayı bulamadık. Koğuşta 23 kişiyiz, üzerimizden iki kefen parası çıkmadı. Sonunda bir arkadaşımızın ailesinin getirdiği iki beyaz nevresimi cezaevi terzisine diktirerek onlara gönderdik. Gelinlik dediğimiz onlara gönderdiğimiz kefenlerdi...

Çok sonradan anlamıştım "gelinliklerimiz uzun geldi" derlerken kefenleri giydiklerini.. Kim bilir kaç gece Azrail(a.s)'i beklerken öylece sabahlamışlardı...!

Haberi aldıktan bir kaç dakika sonra, mahkumları toplayarak kısa bir konuşma yaptım. Kur-an bilenlere cüzleri dağıtarak gün boyu sabaha kadar Kur-an okumalarını söyledim. Yapacağımız tek şey vardı; dua ve Kur-an'la onlara ulaşmak...

Gece saat 24:00'e kadar iki hatim indirdik. Akşam olunca saat 21:00'den itibaren her yarım saatte bir koğuş penceresine çıkarak, sela okumaya, Peygamber Efendimiz(s.a.v)'e salat-ü selam getirmeye başladım. Koğuş penceresinden yükselen sesin, onların ölümle dolmuş hücrelerine kadar girdiğine inanıyor, salat-ü selamları o duygularla okuyordum...

Cezaevinde idamların infazı 01:00'de olurdu.(1)”

Vatan İçin

Neler yapmadık şu vatan için

Kimimiz öldük

Kimimiz nutuk söyledik

Orhan Veli

Bilerek 06 Mayıs 1972 tarihinde idam edilen Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın anıldığı bu günde, yanıltarak insanın insan dramına dair algısını test etmek için, Marksist solun efsaneleşmiş isimlerinin anıldığı bir yazıda, Ülkücü 3 gencin 1983 de, 12 Eylül Mahkemelerinde yargılanıp idam edilme sürecinden bir alıntı yaptım.

Bu testin daha etkileyici olabilmesi için, isimleri ve dini kavramları değiştirip bu yazıyı düzenlemekti. Ama ben buna rağmen, bu satırları okurken gözlerim nemlendi, boğazıma sanki bir şey düğümlenmiş gibi hissettim. Tıpkı, Darağacında Üç Fidan ve Gülün Solduğu Akşam kitaplarını okuduğumda hissettiklerim gibi. Çükü söz konusu olan insandır, onun ideolojisi, inancı, ırkı… ise teferruattır.

Kanununun yasakladığı fiilleri işlemek ve böylesi bir fiil için bir takım oluşumlarda bulunmak… en demokratik ülkelerde dahi cezayı gerektirecek suçtur. Kenan paşanın “asmayalım da besleyelim mi?” anlayışı yasal ve anayasal olsa da (ki bu anayasa ve yasalarda zaten darbecilerin yaptığı veya yaptırdığı normlardır) idamlar insanlık suçu ve toplum vicdanında kanayan bir yaradır…

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan adam öldürmek gibi bir suç dahi işlememişlerdi… O dönemde olduğu gibi, 1980 darbesine zemin hazırlamak için, örgütleri destekleyip yönlendiren, öğleden önce bir solcunun öldürülmesinden kullanılan bir silahla, öğleden sonra bir sağcının öldürmesinin sağlayan derin güçlerse hala ellerini kollarını sallayarak aramızda “paşa paşa” gezmekteler.

Geçmiş ideallerin bir değer olduğu dönemdi. Şimdi ise, iki yüzlü bir siyasetle saltanat sürmek.... Gencecik, 20-25 yaşlarındaki geçlerin kimileri “tekbir getirerek” kimileri ise “Yaşasın Tam bağımsız Türkiye” sloganları ile idam sehpasına yürüdüler. Ama bu gün Orhan Veli’nin şiirinde dediği gibi vatan millet hakkında “ nutuk söylemeyi” kimseye bırakmayanlar, “ne yaptımsa memleketim için yaptım, bunun bedelini de paşa paşa öderim,” demek yürekliliğini göstermek yerine, hastaneden rapor almak için kuyruktalar…

Sağı solu; dindarı, ateisti; kürdü, türkü, Alevi’si, Sünni’siyle… bu insanlar bizim insanımız, bu memleket bizim; bu dünya bizim. Meğerki biz insanız, insanın yaşam hakkı, haysiyet ve şerefi kutsaldır ve bunlara yapılacak her tecavüz, kimin kime yaptığına bakılmaksızın suçtur, günahtır, ayıtır ve bu insan hakkı ihlalidir…

Çok seyrek ve çok kısa yazan bir yazar: “hepimiz kendi ideolojimizin fanatik taraftarıyız,” der. Böyle olduğundan, her mazlum kendine yapılan zulme karşı gelir ve diğer mazlumum zalimi kesilir. Böyle olunca da, büyük oyuncu olan asıl Zaimlerin de saltanatı sürer gider.

Çözüm mazlum ve mağdurların birliğindedir. Bu ise kültürel bir seviyeyi, evrensel olan temel insan hak ve hürriyetlerinde birleşmeyi gerektirir. Bu yaşananların yalnızca geçmişin utanç vesikaları, anıları olacağı bir dünya dileğiyle.

a.s.
06 Mayıs 2010



(1)ŞEHADET 5 HAZİRAN 1983
Kaynak : "Eylül'de gel" dediler. Kitabı.
Hikaye : Yusuf Soylu , Nizamettin Coşkun
Özeltip Bandırma Cezaevi 8.9.1999 / Bandırma


-----------------------------------------------------------

Aldı beni götürdüler asmaya
Gözlerimden ışığımı kısmaya
Yarınlardan umudumu kesmeye
Yetmedi güçleri gülüm sen öldür
Memleketten umudumu kesmeye
Yetmedi güçleri gülüm sen öldür

Yetmedi güçleri başı dik öldüm
Yurdum toprağına tohum serpildim
Ölsem bile biliyorum boyverdim
Çiçeklendim dört bir yanda yeşerdim

Tuttular mayısta astılar beni
Gafletten bahara ektiler beni
Anadolu toprağını her canı
Katmer katmer açtırır her baharda
Anadolu toprağını sevdayı
Katmer katmer açtırır her baharda

Ellerimiz emeğimizdir mayıs
Onurumuz kavgamızda açar ya
Be hey sefil mayıslarda dutmaz ya
Denizlerce gülümserler, inanma
Denizlerce çoğalırlar asanlar
Seydunayım mayıs ayı dutmaz ya
Denizlerce gülümserler inanma
Denizlerce çoğalırlar asanlar
__________________

5 Mayıs 2010 Çarşamba

CHP AKP Söz Düellosu (Ey Türk faşisti)

CHP AKP SÖZ DÜELLOSU(Ey Türk faşisti)


Haber gündemlerinin birinci başlığı: “ Aziz Nesin’in 05 Şubat 1948 tarihli yazısı. Başbakanını CHP’ye atfen okuduğu bu yazı siyasi gündemi de meşgul etmekte.
Bu yazının sansürsüz olanı aşağıdaki gibidir.

“Ey Türk faşisti, birinci vazifen Türk matbaalarını yıkmak, makineleri ısırmak, demirleri dişleyip duvarlara saldırmaktır.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli, gazeteleri çamurlara serip üzerinde ağzın köpürünceye kadar tepinmektir. Bu temel partinin hazinesidir.

Bir gün nümayiş yapmak için emir alırsan, bütün polisleri yanıbaşında bulacaksın.

Meydanlarda, kitaplarını yaktığın, namuslu insanlar, bütün dünyada eşi emsali görülmemiş şekilde işkenceye tabi tutulabilir. Emniyet müdürlüğümüzde dövülebilir. Demir Ahmet tarafından sövülebilir. Bütün malları mülkleri zaptedilmiş matbaaları yıkılmış, gazeteleri kapatılmış, evleri tarumar edilmiş, çoluk çocuğu dağıtılmış, haneleri işgal, kendileri perişan edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere Amerika’dan borç dahi alınabilir. Hatta bu borç alınan paralar ziyafetlerde yenilebilir.

Ey faşist yumurcakları! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi bütün bu yapılanları kafi görmeden, vazifen matbaaları yıkmak, makineleri ısırmak, namuslu vatanperverleri parçalamaktır. Muhtaç olduğun kazma, balta, Halk Partisi”nin ambarlarında mevcuttur."

Ben aklım yetti yeteli büyüklerimiz, seçmen olalıda ben CHP’ye oy verdim. Eskiden farklıydı gerekçem; şimdi farklı… Şimdi, CHP’yi çağdaş Sosyal Demokrat değerleri temsil eden bir parti görmememe rağmen, küçük partiler barajı geçemeyecek, sağa vermektense buna verelim şeklindedir.

CHP bu gün zaten çağdaş demokrasiyi, dünyanın en ileri hukuk devleti normlarını ve gerçek laikliği savunan bir parti değilken; CHP’nin tek parti dönemindeki uygulamalarını ise bu günkü değerler açışından açıklamak ve savunmak mümkün değildir. Onlarda bunu bildiğinden topu taca atıp, açıktan Atatürk’e bir şey diyemiyorsunuz da, CHP ismini kullanıyorsunuz argumanını kullanıyorlar.

Köyümüzden Almanya’ya giden birinci kuşağa sorun, muhtarlık seçimlerini. Halk sandık görüyor muymuş? Köyün ileri gelenleri seçim döneminde bir araya gelir bir odada görüşür anlaşır, şunu muhtar, bunu bunu da aza yaptık diye dışarıya çıkar açıklama yaparlarmış. Seçimde bundan ibaretmiş. Sandıklarda ona göre doldurulurmuş.

Mebus seçimleri nasıl olurmuş, kimin mebus olacağına kim karar verirmiş yıllarca? İlk dönemlerde Atatürk ve Cumhuriyet Halk Fıkrası(Partisi)nın ileri gelenleri, bir araya gelip, konuşup kararlaştırırlarmış. Bundan sonra, bunu tebliğ ve ifa etmek kalıyor.

Mesela, Malatya’dan 4 mebus isteniyor. Özelikleri Ankara'dan, CHP'nin ileri gelenlerince belirtiliyor. Yörenin sayılı insanlarından, özellikle okumuş eşraftan dört mebus seçin gönderin, şeklinde bir pusula gönderiliyor iller... CHP’nin İl başkanlarından Vali, İlçe Başkanlarından Kaymakam atamalar falan. Bunların yaşadığını, ülkemizdeki iki karşıt siyasi eğilimin temsilcisi olan Mehmet Barlas ile Emre Kongar dahi NTV’de dile getirip bunların tarihsel vaka olduğunu teyit ettiler.

Okur yazar oranı düşük, 1930’larda dahi Lise öğrenci sayısının 3500’ler de olduğu bir dönem… Devrim yeni yapılmış, bazı kararların tepeden inme olmasının belkide normal karşılanması gereken bir konjoktür. Atatürk’ün araştırılmasını istemesi üzerine, Atatürk’e “batıda bize otoriter bir yönetim” olarak bakıyorlar cevabı verilir. Atatürk’te bunun üzerine emir verir, bir parti kurulur; bu partinin adı: Serbest Cumhuriyet Fıkra’sıdır. Fakat yine Atatürk’ün izni ve önerisi üzerine 12 Ağustos 1930’da kurulan bu parti, 17 Ekim 1930’da yine Ataürk'ün emri ile tekrar kapatılır. Günümüzdeki sağ ile solun ana omurgasını oluşturan siyasi eğilimlerin ana omurgası o günkü Cumhuriyet Halk Fıkrası ile Cumhuriyet Serbest Fıkrası’dır.

İstiklal Mahkemelerinin, Takrir-i Sükûn kanununun olduğu dönemler, bu dönem.  İstiklal Mahkemelerinin kararlarına dair bir örnek için tarihçi Mete Tuncay’ın Neşe Düzel verdiği mülakattan şu alıntı yeter:

“Halk, İstiklal Mahkemeleri hakkında neler düşünüyordu?
Herhalde halk dehşet duyuyordu.

İstiklal Mahkemeleri hakkında fikirlerini söyleyebiliyorlar mıydı?

Hayır söyleyemiyorlardı. İstiklal Mahkemelerinin, İskilipli Atıf Hoca örneğinde olduğu gibi ‘zulüm’ denebilecek icraatları var. Hoca, Frenk Taklitçiliği ve Şapka isimli bir kitap yazıyor ve bir sene sonra şapka devrimi yapılıyor. Adamı bir sene önceki kitabından ötürü asıyorlar. Mesela... Bir adamın iki çocuğu asker kaçaklığından yargılanıyor. İstiklal Mahkemesi, adama, “Oğullarından birini idam edeceğiz, birini de askere göndereceğiz. Hangisini asalım, seç” diyor.

Hangi evladın idam edileceği kararını babaya mı verdiriyorlar?

Evet. Adamın bayıldığı anlatılıyor.”

Reel politikanı gereği olarak görülmüş ve yapılmış, dün için olduğu kadar bu gün içinde savunulması imkânsız o kadar çok şey var ki, tek parti döneminde anlatmakla bitmez.

Ama biz Atatürk’ün, “ bu memleketi saltanatın getirilmesini dahi savunan partilerin olduğu bir demokratik ülke haline getirmeliyiz,” diyen ideallere dönük olan yönünü ön plana getirip, bunları işlemeliyiz. Muasır Medeniyeti temsil eden değerleri, düşünceyi, duyguyu, inancı, üretimi, sanatı, bilimi, ekonomiyi… dillendirmeli, savunmalı ve yaşayıp, yaşama geçirmeye çalışmalıyız...

Bu günkü CHP benim değerlerimi temsil etmiyor, neredeyse AKP’in gerisinde bir çizgiyi temsil ediyor. Çağdaş değerlerin her savunusunu, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı olarak nitelemek; ucuz Atatürkçülük, Cumhuriyetçilik ve Sosyal Demokratlıktır. Kopenhang’dan, Mastrik’ten AİHM’den BM ve AB müfredatından, Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerini içeren uluslara arası bildiri ve sözleşmelerinden bahsetmeden, bunları referans almadan ne Atatürkçü ne Cumhuriyetçi nede Sosyal demokrat olunur…

Bunlardır Atatürk’ün önderliğinde kurulan Cumhuriyeti, bu ülkenin insanını ve dilden düşürülemeyen bayrağı daha da yüceltecek, göklere çekecek kavramlar.

Olur olmaz yerde Atatürk’ün arkasına sığınmak ve hele de "Ergenekon avukatlığı" ile hiç olmaz bu...

a.s.
 

Sample text

Sample Text

Sample Text