Social Icons

9 Haziran 2010 Çarşamba

Komplocular iş, “başında“ /Ali Ekber Pektaş

Sevgili okuyucular,

Komplocular iş,“başında“ Türkiye’de komplo teorileri ve komplo yoluyla birbirlerine ayak “oyunları“ yine gündemde.

Son günlerin öne çıkan popüler komplosu CHP’nin genel başkanı Deniz Baykal’a yapılan , “komplodur.“ Deniz Baykal, CHP Milletvekillerinden Nesrin Baytok’la, “uygunsuz“ görüntülerin bulunduğu bir kaset veya video görüntüleri internet kanalıyla kamuoyunun izlemesine ve deşifresine sunuldu.

Görüntülerin internet aracılığıyla şantaj aracı olarak kullanılması, gerçektende bir komplodur. Şantaj her yönüyle ahlaki değerlerin, bir insanın özel yaşamının ayaklar altına alındığı çirkin bir saldırıdır. Bu tür saldırılar, kime yapılırsa yapılsın çirkin ve alçakça bir saldırı kapsamında değerlendirmelidir. Bu tür şantajları kimler yaparsa yapsın, alçakça bir komplonun içinde olduğu bilinmelidir.

Bu tür şantaj ve komplolara karşı, demokrasi güçlerinin tavrı şiddetle kınamak ve mağdurun yanında yer almaktır. Ama burada kimin mağdur olduğu iyice analiz edilmeli ve başkalarının ayak oyunlarına gelinmemelidir.

Gelelim CHP lideri Deniz Baykal’a yapıldığı iddia edilen “komplo ve şantaja.1 Burada mağdur olan birisi olduğuna inanıyorum. Mağdur olan ise, Nesrin Baytok, olduğudur. Peki, neden mağdurdur. Herseyden önce Nesrin Baytok bir bayandır. Bayan olması dolayısı ile toplumsal “değerlerimizde“ farklı bir bakış açısı ile yaklaşılmaktadır.

Bunun somut olarak kamuoyuna yansıması ve basında yer alması ve kamuoyunda tartışma biçimi bunun açık kanıtıdır. Burjuva basın ve “kelli felli“ adamlar sanki sadece mağdur “olan“ Baykal’mış gibi mangalda kül bırakmamaya çalışıyorlar. Baykal’ı içine düştüğü bu, “aşk ilişkisinden” çekip almak için gereken özen gösterilmektedir.

Nesrin Baytok, bu konuda yapılan yanlışın tarafı’da olsa, şu en çok mağdur olan taraftır. Ama Nesrin Baytok un sesiz kalması sanki “suçlu bulundu“ ve olay çözüldü, ”görüntüsü” vermektedir.

Bugün, bu olay, bir deyimle komplo vesilesi ile bir gerçek net, olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye’de kadının, “adı yok“ çağ dışı anlayışının ne kadar güçlü ve hâkim zihniyet olduğunun bir tezahürüdür. Bu olayda gerek Deniz Baykal ve gerekse Nesrin Baykot’un isimlerinin geçmesi ve olayın içinde yer almaları vakanın bir başka boyutudur.

Türk hâkim zihniyeti, Baykal’ın “onurunu“ kurtarma “çabası” içine girmişlerdir. Olayın bir mağduru olan Nesrin Baytok ise sanki “vaka mankeni“ gibi kenarda bırakılmaktadır.

Lafa geldiğinde, mangalda kül bırakmayan, Türk ahlakının ve geleneklerinin “bekçiliğini“ yaptığını zannedenlerin, söyleyecek sözlerde kalmamış artık. Erkek egemen anlayışın asli görevi, Deniz Baykal’ın “onurunu“ kurtarmaktan ibarettir.

Burjuva basın, Baykal‘ın yaptığı çapkınlık’a değil, “onurunun“ kurtarılması ve aklanmasına yönelik açıklamalara yer vermektedir.

Komplo teorileri,

Türkiye’de komplo veya şantaj ilk defa yapılmamaktadır. Türkiye’deki iktidarı gasp edenlerin bu tür şantaj ve komplolara dönem –dönem başvurdukları kamuoyunca bilinmektedir. Bu komployu da yadırgamama gerekmemektedir.

Deniz Baykal’a yapılan bu “komplo“ veya görüntüler, kamuoyunda fazla dikkat çekmemesi için, CHP yöneticileri bir başka “komployla“ karşılık vererek, vakayı aşmaya çalıştılar.

CHP yöneticileri, Deniz Baykal’a suikast girişiminde bulunulduğu iddiası ile basın karşısına çıktılar. Hatta bu konuda hedefte gösterdiler. Utangaç bir şekilde gösterilen hedef ise, şişli belediye başkanı Mustafa Sarıgül ve çevresidir. Bu konuda bir şeyler söylemek tabiî ki bu aşamada doğru olmayacaktır. Ama ileri sürülen bu savların, Önder Sav tarafından medyaya açıklanınca insanın bu konuda hayallerini biraz zorlayarak düşünmesi gerekmektedir.

Baykal’ın istifası,

10. Mayıs 2010 Tr.saat’i 13,30 Deniz Baykal basın açıklaması yapıyor. Vakaya ilişkin hiç bir açıklamada bulunmuyor. Ne yalanlıyor. Nede kabulleniyor.

Fetullah Gülen hazretlerine hürmetlerini sunarak saygınlığını ifade ediyor. “ İktidarın samimiyetine inanmıyorum, ama ABD’den Prenssilvanya’dan aldığım mesajlara’da inanıyorum.“ ABD’den Prenssilvanya’dan ne “mesajlar“ aldığını bilemem. Ama bu mesajı okumak istediğimizde çıkan sonuç. ABD ve Fettullah Gülen’e ve cemaatine, saygı ve hürmette kusur etmediğinin göstergesi olduğu alenidir.

Baykal, bu açıklaması ile AKP‘ye karşı bir gol atma girişiminde bulunduğunu zannetmektedir. Ama en büyük gol’ü aslan sosyal demokratlara attığını da kabullenmeliyiz.

Ayrıca, bu basın açıklamasının en önemli olan bölümü ise, “bu kaçmak anlamına gelmez Tam tersine bu bir meydan okumadır. Bu anlayışla bugün genel başkanlıktan istife ediyorum“

Aslında Baykal burada bir yerlere göndermede bulunuyor. Bu istifa girişimi ile hem yapmış olduğu, “kaçamağı“ kaçamak, çok “ahlaki“ bir çerçeve içinde “yaşanmıştır.“ aklamaya veya saklamaya çalışırken, diğer yandan CHP içindeki muhaliflere aba altından sopa’da göstermiş oluyor.

Bir noktayı kaçırmamak gerekir. Baykal, istifa ettiği imasıyla, aslında CHP içindeki muhaliflerine karşı, bir komplo girişiminde bulunmuştur. Zaten Baykal’ın ifadelerinin arasında bu komplonun emarelerini bulmak yeterince mümkündür.

CHP’nin derin kadrolarının açıklamaları, bu gerçeğin altını kalın çizgilerle çizilmesini beslemektedir. Aradan 24 saat dahi geçmeden Baykal’ın yeniden CHP’nin başına geçeceği açıklamaları ayyuka çıkmıştır. İstanbul Milletvekili Mehmet Sevingen’nin açıklamaları Baykal’ın yeniden Genel Başkanlık için yarışacağının açık kanıtıdır.

Baykal böylece kendi geleceğini iyice garantiye almak uğraşlarının bir parçası olarak, mağduriyeti oynayacaktır. Ülkede mağduriyeti oynayanların, pirim yaptığı bilinmektedir. Ama, ”sexy kaçamağı” görüntüleri pirim yapar mı bilemem. Baykal’ın bu komplodan yola çıkarak mağduriyeti oynayacağı, ne kadar ustalığı makul görülse de, komploculukta ustalığı da o kadar makul görülmelidir.

Baykal samimi ise, istifasından geri dönmez. Ama nerde samimilik, Baykal yıllardır gasp ettiği genel başkanlık koltuğunu bırakmaz. En azından efendileri bıraktırmaz.

Bu talep, yani Baykal’ın CHP’nin başında kalma talebi, aslında Türkiye Cumhuriyetine hâkim olan, “efendilerin“ ortak talebidir. Ergenekoncuların bir avukat‘a ihtiyacı olduğunu unutmayalım. Deniz Baykal’ın, “gerekirse Ergenekoncuların avukatı olurum“ açıklaması hiçte yabana atılmamalıdır.

Önümüzdeki süreçte yeni-yeni komplo ve şantajlar gündeme geldiğinde hiç şaşırılmamalıdır.

Komploların “mağduru” ve komplocuların aynı kişiler oldukçaları, kamuoyunca bilinmelidir. Aslında bunlar AKP, CHP, MHP’nin, ta kendisidir. Bunların karşısındakilerin veya birbirlerinin ayaklarını kaydırmak için komplolara başvurmaları önemli değildir. Hepsinin ortak özelliği, Türkiye halkına, demokrasi güçlerine, Alevilere, Kürtlere ve ülkede yaşayan azınlıklara karşı komplocu ve şantajcı olmalarıdır. Şantaj ve komploda, Baykal, Erdoğan, Bahçeli’nin, birbirlerinden aşağı kalacak yanları yoktur. Hepside aynı yolun yolcularıdır. Bunlar çürüyen sistemin dişlileri arasında mekanize olan piyonlardır.

Türkiye halkı şantajlardan, komplolardan gerçekten kurtulmak istiyorsa, ülkeyi yöneten ve kendilerini ülkenin ”efendileri” olduklarını iddia ederek, ülke yönetimini gasp edenlerden kurtulmakla olacaktır.

Öyleyse, komplo teorileri üzerine kurulu bu oligarşi k, düzenden kurtulmanın yolları aranmalıdır.

Demokrasi güçleri kendilerine güvenmelidirler. Bu komplocu düzenle hesaplaşmalıdırlar.

Kritikleriniz için: aliekber.pektas@yoltv.eu 12.05.2010

CHP’de, sular “durulmaz”! / Ali Ekber Pektaş

CHP’de, sular “durulmaz”!

Sevgili okuyucular,

CHP’de, taşlar yerinden, “oynadı” sular “durulmaz” artık. Uzun süredir bir “kast” partisi görüntüsü, “veren” CHP, çalkantıların partisi olmaya “aday” bir pati görünümü vermeye başlamıştır.

Toplumumuzdaki etik ve ahlaki değerlere bakış gereği, Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’un yaşadığı “gayri meşru ilişkiler” CHP’de taşları yerinden oynatmıştır. Deniz Baykal’ın “gayri meşru ilişkiler” tabi ki tasvip edilmeyecek bir vakadır.

Ama tasvip edilemeyecek, bir diğer önemli vakada, bu” gayri meşru” çirkin ilişki kadar, çirkin ve tehlikeli olanda bir komplo yoluyla tezgâhlanmasıdır. Bu vakanın komplo olarak Baykal’a karşı siyasi alanda kullanılır olmasıdır. Ve bu vakanın Deniz Baykal’ın, CHP başkanlığından, komplo yoluyla düşürülme uğraşıdır.

Deniz Baykal CHP başkanlığından düşürülmeliydi, kendisini “sosyal demokrat” bir parti olarak lanse eden bir partinin başında, Baykal gibi bir başkanın olması talihsizliktir. CHP mevcut bulunduğu ortamdan daha, kötü bir pozisyonda olamazdı. Bulunduğu pozisyon bırakın sosyal demokrat olmayı, faşizan bir “görüntü” vermekteydi. Bu vb. konumunu daha geniş olarak burada analiz etmek mümkündür. Yazının konumu gereği, detaylara girmek yerinde olmayacaktır.

CHP’nin “derin” kadroları ve eski Başkanı, Deniz Baykal, görünen odur ki anlamsız bir direnme uğraşındadır. Baykal koltuğunu bırakmamak için, beyhude bir direniş içine girmektedir.

Etrafındaki, “Baykal kolikler” ise, ellerini gök kubbeye “açıp” dua ederek yalvarmaktadırlar. “tanrım Baykal tekrar döner mi” acaba, CHP’nin başına yeniden geçerde, müritlerini yeniden gözetirimi. Çünkü CHP’de sadece, Deniz Baykal’a bağlılıkla yaşamlarını ikame eden ve CHP etrafında kast bir ağ oluşturan ekip yer almaktadır. Bunların CHP ve politik alandaki tüm yaşamları, Deniz Baykal’ın iki dudağı arasındadır. Baykal sız, politik yaşamlarını ikame ettirme şansları yok denecek kadar azdır. Öyleyse Baykal, “muhakkak geri dönmelidir.”

Bu Baykal “koliklerin” unuttuğu bir gerçek var. CHP tabanı ve sosyal demokrat seçmen, Baykal’ın varlığından zaten rahatsızdılar. Tabi ki bu şekilde başkanlık koltuğundan olması, hiç kimsenin arzusu değildir. Ama bütün bunlara rağmen, Baykal'dan kurtulmanın sevincini yaşamaktadırlar. Bu gerçeği artık birçok platformda dile getirmektedirler.

Bu nedenle diyorum ki, CHP’de taşlar yerinden oynamıştır. Sular durulacak gibi değildir. Baykal’ın yeniden CHP’nin başına getirmeye çalışmak, aslında fişeğinden fırlayıp çıkmış diş macununu andırmaktadır. Bu çaba, diş macununu yeniden fişeğine sokma çabasıdır. Belki bu uğraşta nispi bir başarı sağlanabilir. Kalıcı bir başarı asla sağlanamaz. Görünen odur ki, Deniz Baykal koltuğunu kaybetmek istemiyor. Zaten Baykal istifa konuşmasında da tekrar döneceğinin sinyallerini vermektedir. Etrafındaki kast örgütlenmede, böyle tasvip etmektedirler. Bu çabaya, ülkedeki birçok sermaye grupları da yoğun destek vermektedirler. Baykal’ın böyle bir komplo ile başkanlığından olması, Ergenekon cephesinde de üzüntüyle karşılandığı bilinmektedir. Ergenekoncuların üzülmeleri doğaldır. Çünkü bir “avukatlarını” istenmeyen bir vaka ile, kaybetmek istemiyorlar. Ergenekoncularında Baykal’ın geri dönmesi için ellerinden gelen çabayı “gösterecekleri” bilinmelidir. Ama bu çaba beyhudedir. Baykal, tüm bu kendisine karşı olan, kamuoyuna rağmen, CHP’nin başına gelirse, uzun vadeli direnç göstereceğine inanamıyorum. Gösterebileceği her türlü direnç, Baykal’ın daha çok teşhir olması ve yıpranmasını gündeme getirecektir. Baykal artık miladını doldurmuştur. Tekrar geri dönmemelidir.

Yeri gelmişken bir konuyu vurgulamak isterim. Başbakan Tayip Erdoğan, Atina’ya giderken düzenlediği basın toplantısında, “ ailesine ihanet edenleri hiçbir zaman bu toplumda mağdur olarak göremeyiz” türü açıklamalarıdır. Başbakanın bu konudaki sözleri aslında rakibini diskalifiye edebilmek için, komploda dâhil, her yolu kullanacağının işaretidir. Bu tarz bir yaklaşım, şantajcı ve gayri samimi bir yaklaşımdır. Bu konuda Tayip Erdoğan, bir başbakana yakışmayacak bir davranış içindedir. Bu davranış, şantajcılara ve komploculara cesaret veren bir davranıştır. Şiddetle karşı çıkılıp, kınanmalıdır. Bu davranıştan cesaret alan komplocular, yeni-yeni şantajlar peşinde koşacaklardır.

Tabi ki bir konuda kafalarımız açıktır. Türkiye’de çarpık sistemden beslenen birçok kesim, birbirlerine şantaj ve komplo “yapmakta” yarışmaktadırlar. Kısacası komplo ve şantaj sistem sorunudur. Çarpık sistem değişirse, komplo ve şantaj vakaları da, ya yok olur, yada minimalize edilir.

CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu faktörü,

CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu faktörü önemli ve “anlamlıdır”. Kemal Kılıçdaroğlu, kişiliğiyle, temiz ve kirlenmemiş bir mazisi ile Türkiye’de mevcut sistem içinde, “aranan” politikacı profiline sahiptir. Bu konumuyla CHP’de aranan bir isimdir. Ama gözüken odur ki, Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’de önü kesilmek istenmektedir. Burada ise öne çıkan, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi ve Kürt olmasıdır. Mevcut zihniyete göre, Alevi, Kürt, Ermeni, Süryani, vb. olmak, büyük bir “suç” oluşturmaktadır.

Çünkü sistem Türk İslam sentezi üzerine kurgulanmıştır. CHP’de bu sitemin, “derin ilişkilerinden” beslenen bir partidir.

Hiçbir insan, kendi kimliğini kendisi belirlememektedir. Doğuştan gelen aidiyet kimliği, kimsenin isteği ile oluşmaz. Ayrıca herkesin, kendi aidiyet kimliği ile övünmesi ve gururlanmasından daha doğal bir insani duygu olamaz. Kişinin aidiyetinden dolayı “dışlanması” demokrasi ile de, insani duygularla da bağdaşmaz. “Aslan sosyal demokratlar” bunu hangi ilkelerinizle bağdaştırıyorsunuz?

Sanal dünya’da Kemal Kılıçdaroğlu konusunda yayınlanan, Alevi ve Kürt kimliğine ilişkin yorum ve yadsınmalar, demokratik tekâmüllerin dışındadır.

Ayrıca geçtiğimiz yıl, İstanbul belediye başkanlığı seçimlerinde bir geçek ortaya çıkmıştır. Kemal Kılıçdaroğlunun adaylığı CHP oylarını önemli derecede artırmıştır. Buna rağmen CHP içerisinde başlatılan bu linç kampanyasının mantığını anlamakta zorlanıyorum.

Ben daha önceki yazılarımda da öngördüğüm gibi, Sayın Kılıçdaroğluna CHP’de yer ”yok” Kılıçdaroğlu’nun kişiliğinde oluşan samimiyetinden bağımsız olarak düşünüldüğünde, CHP mevcut düzene adapte olmuş ve düzenin tüm olumsuz ilişkileriyle “bütünleşmiştir.” Bu bütünleşmede Kemal Kılıçdaroğluna yer “yok” bu açık ve nettir. Tabi ki Kılıçdaroğlunun tüm kanalları, “zorlayarak” CHP’de yer edinmesi Demokrasi güçlerini sevindirir. Ama bunu iğne ile tünel kazmaya benzediğinin bilinmesi gerekir.

Ayrıca, Önder Sav, Onur Öymen, Yılmaz Ateş’in açıklamalarından’da anlaşılacağı gibi, Kılıçdaroğlu’na başkanlık yolu kapalıdır. CHP’nin “derin ilişkileri” buna izin vermez. CHP, sistemin köklü ve kurucu partisidir. Devletin “derin ilişkilerinden” beslenmektedir. Bu nedenle Kemal Kılıçdaroğlu’na şans vermezler.

Umarım ben bu görüşlerimde yanılır ve K. Kılıçdaroğlu CHP’nin başkanlık koltuğuna oturur. Bu beni olduğu kadar demokrasi güçlerini de sevindirir.



CHP içerisinde güçler “savaşı” kızışacaktır.

CHP içerisinde giderayak güçler arasındaki iktidar “savaşı” kızışacaktır. Bu “savaşta” statükoyu korumak isteyen, bilumum “ulusalcı” “Ergenekoncu” kesim, “gasp” etmiş olduğu mevzileri kaybetmemek için, komplolarda dâhil, her yolu mubah göreceklerdir. CHP’de reform taraftarı güçler statüko ile hesaplaşmaya gireceklerdir. CHP tabanı ve CHP’ye o verenler statüko ile hesaplaşma yanlısıdır.

Yukarda da vurguladığım gibi, artık “cin şişeden çıkmıştır” tekrar şişeye sokma çabaları, sonuç vermeyecektir. CHP içerisinde, güç “çatışmaları” önümüzdeki günlerde hız kazanacaktır. Statükocu kesimle, “yenilikçi” kesim, kıyasıya “çatışmak durumunda kalabilirler.

CHP tabanı, uzun yıllardır eline geçirdiği bu fırsatı iyi değerlendirmelidir. Eğer CHP’nin iktidar yürüyüşünü hızlandırmak istiyorsa, Baykal ve ekibinden kurtulmanın tam zamanıdır. Baykal’ın ve ekibinin bugüne kadar, Türkiye halkına, “vaat” edipte vermediklerini, bu saat’ten sonra vereceği beklentisine girmek, ham hayal olur.

Baykal’ın politik “başarıları” demokrasi mücadelesinde yeri olmayan, kabadayılıkla, tehditle kuru “martavallardan” ibarettir.

Aslında Deniz Bayka’ın yapacağı bir iş var. Daha öncede, bizzat Deniz Baykal’ın kendisinin açıkladığı gibi, “Ergenekoncuların avukatlığını” üstlenmek, mesleği de avukatlık olduğuna göre, bir sakınca yoktur.

CHP, tabanı kendisinden “bekleneni” yapmalıdır.

Bir dahaki yazımda buluşmak dileğiyle,

Kritikleriniz için: aliekber.pektas@yoltv.eu

15 Mayıs 2010

Kemal Kılıçdaroğlu, “Gandhi’mi”? / Ali Ekber Pektaş

Kemal Kılıçdaroğlu, “Gandhi’mi”?


Sevgili okuyucular,

Kemal Kılıçdaroğlu, “Mahatma Gandhi’mi”? CHP içindeki sarsıntılardan sonra, Türkiye halkının Kemal Kılıçdaroğluna taktığı yakıştırmadır. “Gandhi”

Hindistan’ın efsanevi lideri Mahatma Gandi, İngiliz emperyalizm’ne karşı Hindistan’ın “bağımsız”lığını sağlayan 20. Yüz yılın en önemli şahsiyetlerinden bir tanesidir.

Mahatma Gandhi,

“1869 yılında doğdu. "Şiddet göstermeme, inancımın birinci maddesidir. Aynı zamanda o, benim itikatımın da son maddesidir." diyen Hintli pasifist siyasetçi ve düşünce adamı Gandhi, İngiliz sömürgeciliğine karşı Hint milli hareketinin, 1919-1948 yılları arasındaki en önemli lideriydi. 1869’da Porbandar’da Vaşiya Kastı'ndan bir ailenin oğlu olarak doğan Mohondas Karamçand Mahatma (Ulu Ruh) Gandhi, 1888-91 yılları arasında Londra’da hukuk öğrenimi gördükten sonra, iki yıl Bombay ve Rackot Kentlerinde avukatlık yaptı. 1893-1914 yılları arasında Güney Afrika’da da avukat olarak çalıştı. Burada ırkçı Apartheid rejiminin ırk ayrımı politikalarına maruz kalan Hintli göçmen işçilerin haklarının savunucusu durumuna yükseldi.”

” 9 Ocak 1915’te, ülkesi Hindistan’a dönen Gandhi’yi karşılamaya gelen onbinlerce Hintli, onun artık Hindistan için milli bir simge haline geldiğinin de bir kanıtıdır. Hindistan’da olduğu yıllar boyunca İngiliz emperyalizmine karşı pasif ve uzlaşmacı bir çizgi izleyen Gandhi, gerçekleşen birçok yığınsal milli bağımsızlıkçı ve emekçi eylemlerinden doğan kurtuluş fikrini, olgun bir fikir olarak görmedi. Avrupa ürünlerini boykot, sivil itaatsizlik gibi eylemler gerçekleştiren Gandhi, ayaklanmaya ve ulusal kurtuluş için savaşa karşı oldu. Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler için asker toplamak en büyük hatalarından biri olmuştur. 30 Ocak 1948’de radikal-milliyetçi bir Hintli tarafından gerçekleştirilen bir suikastla öldürdü.”

Kemal Kılıçdaroğlu ile Gandhi arasında bağ kuranlar, beklide birçok konuda haklı olabilirler. Gandhi “yakıştırması” aslında, Kemal Kılıçdaroğlunun kişiliğinde oluşan dürüst, şaibelere ‘bulaşmamış’ tuttuğunu koparan, sıradan “halk adamı” görüntüsü veren bir konumda olmasıdır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Gandhi benzetilmesinde, Kılıçdaroğlu’nun sakin kişiliği, “emin” ama derinden gitmesi, yüz “ifade”leriyle karşısındakine ‘güven’ veren mimikleridir. Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut politik arenasında, aranan ve saygınlık duyulan bir siyaset adamı profili çizmektedir. Son iki yılda, rakipleriyle girdiği “tartışmalarda” samimi ve olgun davranışları, vb. Kemal Kılıçdaroğlu’na Gandhi yakıştırması, taşralılar tarafından uygun görülmüştür.

Bu yakıştırmaya paralel olarak, Kılıçdaroğlu’nun yıldızı giderek parlamıştır. CHP içerisinde sivrilmesini ve öne çıkmasını sağlamıştır. Bu yakıştırma gerçekten önemsenmelidir.

Ülkede son 30 yıl, 12 Eylül askeri darbesinin karanlık ilişkilerinden doğan tahribatla zifiri karanlığa bürünmüştür. Bu karanlığa karşı dik duruş sergileyecek samimi ve içten davranış gösteren siyasilere “destek verecek” bir kitle bulunmaktadır. Dolayısıyla, “açılacak” pencereden, kapıdan “bakmaya“ ve “girmeye” hazır bir kitlenin ve kamuoyunun bulunduğu bilinmelidir.

12 Eylül zihniyetiyle hesaplaşma, ülkede yaşayan toplumsal dinamiklerin ve demokrasi güçlerinin dikkatlerini çekecektir. Bu nedenle, ülkede bir Mahatma Gandhi hareketinin beklentisi ve özlemleri önemli, derecede halkımızın “umut’u” haline gelmiştir.

Peki, Kemal Kılıçdaroğlu bu beklentilere cevap verecek kapasitede ve bu beklentilere uygun davranacak mı? Bunu önümüzdeki süreç belirleyecektir.

Aleviler cephesinden bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk yaşanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti ve CHP tarihinde, ilk defa Alevi kökenli bir insan, CHP ve kitlesel bir partinin başkanlık koltuğuna oturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına aday’dır. Alevi hareketi ve alevi hareketinin önde gelen isimlerinden, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu AABK, Genel Başkanı Sayın Turgut Öker, uzun süredir bu konuda seslenişte bulunmaktaydı. “bir gün bu ülkede alevi bir bakan, başbakan, cumhurbaşkanı olacaktır ve tarih buna tanıklık edecektir” içinden geçtiğimiz tarihsel süreç, Sayın Turgut Öker’i kanıtlamakta gecikmemiştir.

Kemal Kılıçdaroğlu, bu yazıyı kaleme aldığım süreçte, CHP 33. Kurultayında konuşmasını yapmaktaydı. CHP 33. Kurultayı, heyecanlı ve Kılıçdaroğluna çok yoğun tezahürat gösterileriyle çalkalanmaktaydı. Görsel medya ve yazılı basın olağanüstü bir ilgi göstermektedir. Tüm bu ilginin gölgesinde Kemal Kılıçdaroğlu konuşmasını tamamladı. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını dikkatle izledim. Emek vurgusu önemli derecede öne çıktı. Yoksul kesime yönelik olarak birçok noktada vurgu yaptı.

Tabi ki bu vurgular yapılmalıydı. Ama bugün ülkenin öncelikli sorunlarına yeterince vurgu yapılmadı. Günümüz koşullarında en önemli vurgu özgürlüklere ilişkin olmalıydı. 197 0’li yılların Türkiye’sinde, “toprak işleyenin su kulanındır” söylemleri önemliydi ve günün koşullarıyla örtüşmekteydi. Bugünün Türkiye’sinde en önemli sorun, özgürlükler sorunudur. Ülke bir baştan bir başa cezaevine çevrilmişken, ‘korku imparatorluğu’ ülkede yaşayan halklar üzerinde bir kâbus gibi varlığını korurken, ekonomik söylemlerin fazla “prim” yapacağını ön görmek fazlaca abartılı olur.

Ülkeni en önemli sorunlarından, Kürt sorununda iç açıcı bir açıklamada bulunmadı. Genel yuvarlak “cümleler” kurularak ve CHP’nin geleneksel, “inkârcı” politikası terk edilmelidir. Aksi durumda Kürt coğrafyasında CHP’nin yer edinmesi ve Kürtlerle kucaklaşması mümkün olmayacaktır. Kürt coğrafyasında devam etmekte olan kirli “savaşın” son bulması önemlidir. Ülkedeki ekonomik gelişme bu kirli “savaşın” son bulmasıyla önemli bir aşamaya girecektir. CHP’nin ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu konuda ‘açılımı’ ne olacaktır?

Kanaatimce, yapılacak bir tek yol vardır. CHP ve Kılıçdaroğlu, Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi politikası olan, inkârcılıktan kendini kurtarmalıdır. Devletin resmi politikası Türk İslam sentezi üzerine oturmuş, inkârcı yadsımacı bir gelenektir. Kemal Kılıçdaroğlu, ülkede yaşayan tüm toplumsal katmanların “desteğini” almak ve bu katmanlarla diyalog içinde bulunmak zorundadır. Bu diyalog ortamının sağlanmasının yolu ise, devletin geleneksel statükocu kulvarından çıkmaktır.

CHP kurultayında ortaya çıkan sonuç, sosyal demokrat ve demokrasi güçlerini tatmin edecek sonuç, tabi ki değildir. CHP’deki bu gelişme bir ilk ‘adım’ olarak algılanmalıdır. Parti meclisi seçimlerinde kast örgütlenme kendisini önemli derecede “hissettirmiştir.” CHP parti meclisindeki bu olumsuzluk demokrasi güçlerini rahatsız edebilir. Ama şu gerçekte görülmek zorundadır. Bu kast örgütlenme sadece günümüzün koşullarında ortaya çıkmış ve şekillenmemiştir. Bu nedenle bu kast ekipten kurtulmakta zaman alacaktır. Kılıçdaroğlu’nun gelecekteki başarıları ve kendi deyimiyle, “halkçı” karakter kazanmasının yolu, ancak bu şekilde açılabilir. CHP’i üzerine oturduğu, “halkçı” kimliğinden uzaklaştıran ve Ergenekoncuların “avukat”lığına soyunduran anlayış, bu kast ekip”in marifetidir. CHP ve K.Kılıçdaroğlu bu kast ekipten kurtulmanın kanallarını açmalıdır ve kurtulmalıdır.

Gandhi Kılıçdaroğlu!

K.Kılıçdaroğlu, gerçekten Gandhi yakıştırmasına uygun davranır mı? Evet, davranabilir. Olmaması için hiç bir gerekçe bulunmamaktadır. Bu K. Kılıçdaroğlu’nun önümüzdeki süreçte göstereceği performansla ilgilidir. Bu konuda en önemli olan ise, ülkede halkın, demokrasi güçlerinin, emek cephesinin, Kürtlerin, Alevilerin kısacası “ötekileştirilmiş” toplumsal dinamiklerin taleplerine karşı duyarlılığıdır. Yukarda da değindiğim gibi özgürlükler konusunda duyarlılığıdır.

Ülkedeki karanlık güçlere karşı, Ergenekon ve AKP’nin korku imparatorluğu, askerlerin politika üzerindeki vesayetlerine karşı tavır belirlemek ve dik duruş sergilenmelidir.

CHP içindeki kast ekip, yukarda vurgulamaya çalıştığım konularda, Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşünü “engellemek” için ellerinden geleni yapacaklardır. Kast ekip’im tüm “direniş” ve karşı “duruşuna” rağmen, Demokrasi güçleri, Kılıçdaroğlu’nun, “devrimci ve değişimci” yürüyüşüne gerekli desteği sağlayacaklardır.

Kısaca yukarda betimlediğim vurguların, uğraşı içinde olacak olan, Kemal Kılıçdaroğlu, ülke halkının yüreğinde, Gandhi, “olabilir”.

Sayın Kılıçdaroğlu, buyurun, görünen odur ki, Türkiye halkı gerçekten size, “açık çek” vermektedir. Ama unutmayın ki, bu çek, sınırı olmayan ve arzuladığınız gibi bir çek değildir. Bu çek’i kullanırken, Türkiye halkının özlemleri, özgürlüğü, refahı dikkate alınmak zorundadır.

Kemal Kılıçdaroğlu, ülkede birçok toplumsal kesimin, “umut’u” olmaya devam etmektedir.

Buyurun, top sizde Sayın Kılıçdaroğlu, yolunuz açık olsun!

Bir dahaki yazımda buluşmak dileğiyle!

Kritikler için: aliekber.pektas@yoltv.eu 23.05.2010

Askeri vesayet altında 50 yıl! / Ali Ekber Pektaş

Askeri vesayet altında 50 yıl!


Sevgili okuyucular,

Askeri vesayet altında 50 yıl! 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden bugüne tam 50 yıl geçti. Türkiye Cumhuriyeti ilk askeri darbe ile tanıştı. Bu darbe geleneği ülkede giderayak, “alışkanlık” halini almış olacak ki, her on yılda bir askeri darbe yaşamımıza girmiştir. Darbeyi yapanlar sürekli olarak, “demokrasiyi korumak” adına iktidarı “gasp” ettiklerini gündeme getirirler. Ama ne hikmetse her seferinde “demokrasi” rafa kaldırılmıştır. Her askeri darbeden sonra, demokrasi onarılamayacak kadar hasar almaktadır.

Gerekçesi ne olursa olsun, askeri darbelerle iktidarı “gasp” etmek demokrasi ile hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. Asla haklı gösterilemez. Askeri darbeleri haklı göstermek için gerekçelere “sığınmakta” mazur gösterilemez. Askeri darbeler, anti demokratik ve demokrasi ile bağdaşmayan, faşizm olarak adlandırılan olguyu içinde taşıyan yönetselliktir.

27 Mayıs 1960 askeri darbesi, bir “ihtilal” bir “devrim” değil, içinden geçtiği koşullarda farklılık arz etse de, diğer askeri darbelerden özünde bir farkı yoktur. Askeri darbelere karşı çıkmak, demokrasi mücadelesi veren tüm toplumsal katmanların asli görevidir.

27 Mayıs 1960 askeri darbesi, anayasal olarak birçok nispi “demokratik” düzenlemelere gitmesi, darbenin “haklılığını” kanıtlamaz.

“Türkiye’nin son elli yılık sürecini gözlemlediğimizde, 27 Mayıs 1961 yılında Türkiye Cumhuriyeti ilk askeri darbeyle karşılaştı. 1950’li yıllarda, Türkiye’yi ‘’Küçük Amerika’’ yapma hayalleri peşinde olan Adnan Menderes ve Demokratik Parti denetimindeki, Amerikan menşeli hükümet, Pentegon’un patronları önünde yemin etmiş olacaklar ki, ülkemizde, Menderes ve Amerika hayranlarının yani onların, ‘’küçük Amerika sı’’ yapma uğraşı! Menderes hükümetinin ve çevresinin tüm zamanların uğraşı haline getirmiştir. Türkiye ‘’küçük Amerika’’ olmadı ama Amerika'nın yarı sömürgesi, ‘’üçüncü Dünya’’ kategorisinde bir ülke oldu. Amerika'nın arka bahçesi, jandarması olabildi. Menderes hükümeti, Türkiye emekçilerinin başta alın teri olmak üzere, ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini ABD’li emperyalist babalarının sınırsız hizmetine sunarak, talan edilmesini sağlamışlardır. Bunlarla da kalmayıp, Emperyalist efendilerine hizmette kusur etmemek için, NATO Askeri paktında yerlerini alarak, ülkemizden binlerce km. Uzakta Kore’ye asker göndererek, Kore halkının haklı mücadelesine karşı, Türk ordusu mensuplarının kullanılmasını sağlayıp, karşılıklı olarak binlerce günahsız insanın katliamına önayak olmuşlardır. Türkiye bu süreçte muazzam derecede kaosun hakim olduğu, emekçi ve öğrenci hareketlerinin yükseldiği, buna karşılık Menderes hükümetinin, bu hareketleri kanla bastırdığı bilinen bir realitedir.

Menderes hükümetinin ‘’küçük Amerika’’ rüyaları, Türkiye’yi sıradan Afrika ülkesi haline getirmiştir. Türkiye halkının Menderes hükümetine karşı olan tepkileri, ABD’li emperyalistlerinde, Menderes hükümetini gözden çıkarmasını gündeme getirmiştir. Bu süreçte ‘’solcu’’ subaylarında içinde bulunduğu Türk silahlı kuvvetleri, İsmet İnönü önderliğindeki CHP nin”de desteğini alarak, 27 Mayıs 1960’da bir darbeyle iktidarı ele geçirmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti böylece ilk askeri darbe ve cunta iktidarıyla tanışmış oldu. Askeri darbe yıllarında hazırlanan anayasada birçok ‘çağdaş ve demokratik’ yasaların yer aldığı tabii yadsınamaz. Ama bu askeri darbelerin ve olağanüstü dönemlerin hoş görülmesi anlamını taşımamaktadır.

Konuyu bir anekdotla bağlamak istiyorum. 1961 yılında, subayların isteği üzerine, bir yerli binek otomobili yapılmak istenir. Bugünkü takunyalıların hocası olan, Necmettin Erbakan öderliğindeki ekip, Eskişehir’deki atölyelerde bir binek otomobili üretirler. Binek otomobilin adı, N. Erbakan’ın isteği üzere ‘Devrim’ konur. Ama otomobilin istenilen performansı vermemesi nedeniyle, binek otomobilinin üretiminden vazgeçilmiştir. Vazgeçilme nedenlerinden en önemlisi ise, otomobil’in isminin ‘Devrim’ olmasıdır.

Bu anekdotu vermemin nedeni, 27 Mayıs askeri darbesini ‘devrim’ olarak adlandıranlar için bir hatırlatma olur. 27 Mayıs darbecilerinin, devrim isminden ne kadar korktuklarını algılamaya yetmektedir.” (Daha önce bir vesile ile yazdığım yazıda yer vermiştim güncelliği nedeniyle aktardım)

27 Mayıs 1960 darbesi ile birlikte, Türkiye de bir Darbeler ve Cuntalar “geleneği” başlamıştır. Ülkeye yapılabilecek en büyük kötülük, askeri darbelerle yapılmıştır. 12 Mart ve 12 Eylül askeri cuntaları ülkede sömürünün daha da yoğunlaşmasını sağlamıştır. Askeri darbeler kültürel olarak yozlaşmayı ve çürümeyi daha da hızlandırmıştır. Ekonomik olarak çöküntünün maliyeti ise onarılamayacak kadar büyüktür.

Bütün bu nedenlerle, demokrasi güçleri ve akil aydınlar, hangi gerekçeyle olursa olsun, askeri darbelere karşı dik duruş sergilemelidir.

Temel talebimiz, demokrasidir. Demokrasinin kurum ve kuruluşlarıyla yerleşmesidir. Demokrasi ise, ne askeri darbeler yapan cuntacıların, nede askeri darbelerden medet uman, Ergenekoncuların topluma “sunacağı” bir olgu değildir. Demokrasi, AKP ve şeriatçıların “sunacağı” bir, “açılım” la da, olmayacaktır.

Demokrasi ülkede yaşayan, bu düzenden ve sistemden memnun olmayan, toplumsal katmanların, kendi iradeleriyle belirleyecekleri, kendi iradelerini iktidara taşıyacakları bir süreçle olacaktır.

Tabi ki bu süreç, demokratik bir süreçtir. Mevcut sistemin değişmesi ve tüm toplumsal katmanları temsil eden bir sistemin yerleşmesi için gerekli olan bütün demokratik yollar zorlanarak denenmelidir.

İnanıyorum ki, Türkiye’de askeri darbeler dönemi kapanmıştır. Ve ben bu inancımı sonsuza kadar korumak istiyorum.

Bir dahaki yazımda buluşmak üzere, darbe olmaksızın yaşamınızı devam ettirmek dileğiyle, herkes için demokrasi en büyük arzumdur.

Kritikleriniz için: aliekber.pektas@yoltv.eu

27 Mayıs 2010

Ateşte “nara durmak” ve “çeliğe su vermek” / Ali Ekber Pektaş

Ateşte “nara durmak” ve “çeliğe su vermek”

Sevgili okuyucular,

Yıl 1993, aylardan Temmuz, günlerden Cuma, Sivas şehir merkezi, Madımak Otel’i

yangın yeridir. 35 aydın, sanatçı, güzel insan, can, yangında çıkan karabulutların

arasında, yerküreyi aydınlatmak için atmosferin derinliklerinde evren’e

yayılıyorlar. Yangının zalimliğine karşı atmosfer isyan ediyor. Yerkürede,

canlılar isyan ediyor. Kuşlar, çiçekler, börtü böcek isyan ediyor. Doğa isyan

ediyor. Yerkürenin düşünen, algılayan, algıladığını doğanın güzellikleriyle

buluşturan insanlar isyan ediyor. Yüreğinde aşk’ı, sevgiyi ve güzellikleri

harmanlayan her canlı isyan ediyor. Olamaz böyle vahşet. Olamaz böyle zulüm.

Nasıl olurda, “insanlık” bu vahşetin, bu zulmün bir parçası haline

getirilebilir. 8 saat’i aşkın bir süre Madımak Otel’i ve içinde 35 can, güzel

insan, cayır-cayır yakılacak, bu yangına “seyirci” kalacaksın. Ne adına

“seyirci” kalacaksın? “Din” adına, “Allah” adına, “cennete gitme” adına, “İslam”

adına, “şeriat” adına ve………….!

Peki, kimler bunlar? Gözlerindeki kinle, yüzlerindeki çember sakalla,

başlarındaki takke ve kara çarşafla, yüreğindeki insanlık duygusundan yoksun,

“şeriat” çığlıkları atan bir avuç yobaz. Kim bunlar? Geçmiş tarihlerinde kanla beslenen, Alevilere karşı her türlü kirli “ilişkilerden” kaçınmayan yarattıklar.

Aydınlanmaya düşman, karanlıklardan beslenen, tıpkı yarasalar gibi davranan, kanla beslenen bir avuç zavallıdırlar.

Bu karanlık ilişkilerin sahipleri, son günlerde kendilerini, “mazlumdan yana” “insani” yardım kuruluşu gibi kurumlarda yuvalanarak karanlık ilişkilerini gizlemeye çalışmaktadırlar. Toplumsal dinamikler bu karanlık ilişkilerden beslenen “yarattıkların” çehresini tanımalıdırlar.

Ateşte “nara durdular”!

Ateşte “nara” duranlar kimlerdi? Hasret’ten, Serpil’e, Nesimi’den, Akarsu’ya,

can’dı, canan’dı, yürekli insanlardı. Aşk ile anıyoruz bu güzel insanları, aşk olsun size güneşin

çocukları!

Sizler ki, ateşte “nara” durdunuz. Yangının alevleri arasında, atmosferin

katılığını yararak, gök kubbede parlayan yıldızlarla buluştunuz. Henüz keşif

edil ip’te, ismi konmayan yıldızlara isminizi verdiniz. Artık yüreğinde sevgi

yeşerten, aşk’ı filizlendiren insanlar, Aleviler, evren’de parlayan yıldızlara

baktıklarında, bu, Serkan, bu, Carina, bu, Asım Bezirci, Belkıs, Sehergül, Muammer

diyerek mırıldanırlar. Yeni doğan çocuklarına, ateşte “nara” duranların

isimlerini koyarlar.

Bir tarafta, yüreğinde aşk’ı, sevgiyi büyütenler. Bir tarafta, aşk’ı, sevgiyi

yüreğinde büyütenleri, ateşte yakanlar. Katledenler. Peki, insanları yakan,

katliamcıların yüreğinde, “tanrı” sevgisi olabilir mi?

Yeri gelmişken, konuyla örtüşen bir fıkra anlatmak isterim. “Papaz’ın biri,

bir kasaba’ya atanır. Kısa bir yolculuktan sonra, kasaba’ya varır. İstasyonda

indiğinde, etrafına bakınır kendisine yardımcı olacak birini arar. Gözlerini

etrafında gezdirdikten sonra, sadece 10 yaşlarında bir erkek çocuk görür. Papaz

efendi, çocuğu yanına çağırarak kendisine yardım etmesini ister. Çocuk papaz’a

yol göstererek kiliseye doğru ilerlerler. Kiliseye vardıklarında, papaz düşünür

ve karar verir. Kocaman kasaba’da kendisine sadece 10 yaşlarında bir çocuğun

yardım ettiğini kabul eder. Kendisinin de, çocuğa yardımının dokunmasını ister.

Papaz, çocuğa dönerek, oğlum sen bana yardımda bulundun, yanıma gel de, sana, senin için Tanrıya dua edeyim de, tanrının yolunu göstereyim. Çocuk ani bir çıkışla, papaz efendiye

cevap verir. Hadi be papaz efendi, sen daha kilisenin yolunu bilmiyorsun,

Tanrı’nın yolunu nerden bileceksin, der.”

Bu, “şeriat”çı, yüreği insan sevgisinden yoksun yobazlara söyleyeceğimiz birçok

şey var. Ama papaz’a “cevap veren” çocuğun saflığıyla, hadi be yobazlar, siz

insanlıktan nasibini almamışlar. “tanrıdan” ve “cennetten” ne anlarsınız?

“Ve çeliğe su verdiler”

Ateşte “nara duranlar. “Ve çeliğe su verdiler” 1993 yılındaki 2 Temmuz

katliamıyla birlikte, Alevi hareketi, önemli sıçrama yaratarak ivme kazanmıştır.

Binlerce yıllık geleneksel örgütlülüğünü, günümüzün modern örgütlülüğüyle

harmanlayarak Avrupa ve dünyanın birçok ülkesinde örgütlenmesini önemli bir

aşamaya getirmiştir. Türkiye’de ise örgütsel çıtayı yükseltmiş ve artık toplumsal

dinamizmin motor gücü halini almıştır. Ülkede alevi hareketi demokrasi

mücadelesinin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Demokrasi mücadelesinin sac

ayaklarından bir tanesi olarak, toplumsal mücadelenin bir parçasıdır.

Bu süreçte, Avrupa Alevi hareketi, AABK’nın önemi iyi gözlemlenmelidir. AABK bu

süreçte kurumsal örgütlenmesini giderek tamamlamış ve ülkedeki Alevi hareketi

ile bütünleşmeyi başarabilmiştir.

Bu nedenle diyorum ki, ateşte “nara” duranlar “ve çeliğe su verdiler”. Çelik

giderek daha çok güçlendi. Aleviler kendi birlikteliklerini, çelikten birliğe

dönüştürdüler. Demokrasi mücadelesi ve demokrasi güçleri, Sivas’ta “yanan”

ateşin, aydınlanmanın bir yolu olduğunu kavradılar.

1993 2 Temmuz’da Sivas’ta yakılanlar, davamızı ve onurumuzu yıldızlara

taşıyanlardır!

Bizler yıldızlara baktıkça, parıltısıyla gök kubbeyi aydınlatanlara, Sivas’ta, ateşte “nara duran” ve “çeliğe su verenlerin” isimlerini verdik.

Bir daha yanmamak için, yakılmamak için, ateşte “nara duran“ ve “çeliğe su verenlerin” anısı önünde

saygıyla eğiliyorum!

Tarih “tekerür”mü ediyor?

Sevgili okuyucular,

Tarih yeniden “tekerür”mü ediyor? Sorusu aleviler ve demokrasi güçleri

tarafından sesli bir şekilde sorulmaya başlandı. Geçtiğimiz günlerde, haziran

ayının başlarında, alevi kanaat önderlerinden ve alevi dedesi eski adalet bakanı

Seyfi Oktay, Ergenekon “dalgası” tutuklamaları bağlamında gözaltına alındı.

Gözaltına alma gerekçeleri artık kamuoyunu tatmin etmekten çok uzaktır. Buna

mukabil, AKP hükümetinin “intikam” alma ve geçmişin “hesabını” sorma

duygularının giderek yoğunluk kazandığı bir vaka halini almıştır.

Yazının başlığından da görüleceği gibi, tarih “tekerür”mü ediyor? Bundan 17 yıl

önce, Sivas Madımak otel’inde 35 alevi aydını yakılarak katledilmişlerdir.

Katliam yaşandığında, Seyfi Oktay Adalet bakanıydı. Adalet bakanı olmasına

rağmen, hükümetin asayişten sorumlu bakan’ı ve yetkili kişiler tarafından yanlış

bilgi verilmiştir. Seyfi Oktay’ın elini, kolunu “bağlayarak” Sivas’ta alevi

katliamının gerçekleşmesine “seyirci” kalmasını sağlamışlardır. Çünkü dönemin

zihniyetine göre, Alevi’lerin katliamı ve katliama paralel olarak asimilasyonu

devletin asli “görevleri” arasındaydı. Ancak, Alevileri “katlederek” asimile “edeceklerini” içselleştirmişlerdi.

Egemen güçler ve AKP, Seyfi Oktay’a karşı yürüttükleri, çirkin kampanya ile Alevilerin ve Alevi hareketinin ivme kazanmasının önüne geçmek istiyorlar. Malatya’da, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta ve Gazi Mahallesi katliamlarıyla, Alevileri asimile edemeyenler. Alevileri, “kaleyi içten fetih ederek” asimile etme yollarını da, “deneme”de, başarısız kalmıştır. Alevilere yönelik “çalış tay” vb. kampanyalardan sonuç alamayan AKP hükümeti, başka yolları denemeye koyuldular.

Bugün Seyfi Oktay’a karşı yöneltilen bu “suçlamalar” Alevi’lere karşı

düzenlenen katliamlardan sonuç alamayan egemen güçlerin ve AKP’nin yeni taktikleridir. “Çamur at izi kalsın” kampanyasının bir parçasıdır.

Seyfi Oktay kimdir? Seyfi Oktay, bir alevi dedesidir. 12 Eylül döneminden kalma

yasalarla mücadelenin onurlu isimlerinden biridir. Eskişehir “tabutluğunu”

müzeye dönüştüren Adalet bakanıdır. CMUK ceza muhakemesi kanunu yasalaştıran ve

uygulamaya koyanlardandır.

Seyfi Oktay dönemim alevi kanaat önderi ve dede’lerindendir. Seyfi Oktay’ın

kişiliği ve şaibelerden uzak durmanın ismidir. Dönemim Ergenekoncularıyla çatışması ve

onlara karşı onurlu duruşu, Alevi’ler ve demokrasi güçleri tarafından yeterince

algılanabilmektedir.

Kampanyanın şimdiki “aşaması” ise Alevi kanaat önderlerini ve dedelerini, “saf dışı” ederek başarı sağlayacaklarını zannetmektedirler.

Ama bütün bu “çabalar” beyhudedir. Aleviler, demokrasi güçleri, bu tür demokrasi karşıtı “kampanyalara” pabuç bırakmayacaktır.

AKP hükümeti ve egemen güçler, beyhude “çabalarından” vazgeçmelidirler.

Seyfi Oktay Derhal serbest bırakılmalıdır!

Alevileri asimile “etmekten” vazgeçilmelidir!

“İnsani” yardım gemisi ve İsrail’in saldırısı!

Sevgili okuyucular,

31 Mayıs gecesi Akdeniz kara sularında, Gazze’ye “insani” yardım götürmek üzere

yola çıkan, Mavi Marmara gemisine İsrail ordusu ve güvenlik kuvvetleri

tarafından bir saldırı, “operasyon” düzenlendi. Bu saldırıda 9 kişi yaşamını

kaybetti ve onlarcası yaralandı. Yaşamını kaybedenler, Türkiye Cumhuriyeti

vatandaşı kimliğini taşımaktaydılar.



İsrail’in bu saldırısı tabi ki, Siyonizm’in artık hiçbir şey’e tahammülünün

olmadığının, iktidarda bulunan ırkçı faşist ve militarist hükümet için, insan

hakları, hümanizmanın hiçbir öneminin olmadığının bir kanıtı olarak önümüzde

durmaktadır. Her hangi sebeple olursa olsun savunmasız insanlara karşı yapılan

bu saldırı ve katliamı şiddetle kınamalıyız. Bu saldırı ile anlaşılmaktadır ki,

İsrailli Siyonist yöneticiler, Filistinlere yaşam hakkı tanımak taraftarı

değillerdir. Filistinlilerin yaşamlarının önemi ve ehemmiyeti, Siyonistler

tarafından hiçe sayılmaktadır. Siyonistlerin bu anlayışlarını soyut bir

şekilde İsrail’deki bir avuç ırkçı ve faşist yöneticinin uygulaması olarak

anlamamalıyız. Mevcut Siyonist, ırkçı faşist uygulamaların Emperyalist güçlere

desteklenip kollandığını iyi algılamalıyız. Ana kaynağını Emperyalist

sermayenin, kendini kartopu gibi yuvarlanarak büyümesinden alan, yerküredeki tüm

faşist ve ırkçı uygulamaların arkasında Emperyalist sermayenin fütursuzca kär

etme dürtüsü bulunmaktadır. İsrail’e karşı tavır alır gözükerek ve Filistin

halkının yanında gözükmelerinin bir anlamı yoktur. Ayrıca, gemide katledilen ve

yaralanan insanlar için dökülen gözyaşları ise, timsah gözyaşlarından ibarettir.

Timsah gözyaşı dökenlerin, her gün onlarca kişinin katledildiği Irak’taki,

katliamları görmeleri için gözlerindeki at gözlüğünü, “çıkarmaları”

gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti ve mevcut yöneticilerinin, AKP hükümetinin, Filistin

halkından “yanaymış” görüntüsü vermesi aldatmacadan ibarettir. İsrail devleti

ile her türlü anlaşmaları “imzalayacaksın” ve askeri tatbikatlar, “organize”

edeceksin, Filistin halkından taraf “olacaksın” yemezler.

İsrail’in silah sattığı en büyük ülke olacaksın, arkasından İsrail karşıtlığından “dem” vuracaksın, yemezler.

Kendi ülkende, Kürt’lere karşı savaş, “naraları” atacaksın, barış yanlısı

gözükeceksin, yemezler.



İsraillilerin, “insanin” yardım taşıyan, gemideki insanlara karşı düzenlediği

vahşice katliamı dahi, iç politika, “malzemesi” olarak “kullanacaksın” ama

“hümanist” geçileceksin, yemezler.



Ayrıca, “insani” yardım kuruluşunun başında ve gemide “görevli olduğunu” her

fırsatta beyan eden, Bülent Yıldırım’ın samimiyeti sorgulanmalıdır. Gemide

vahşice katledilen beklide, “günahsız” insanlar için, timsah gözyaşları

dökmektedir. Onların ölümlerini nasıl “şehit” olduklarını, “ballandırarak”

anlatıp, politik malzeme, “yaparak” niyetini açığa vurmaktadır.



Gerek Filistin halkının, gerekse Filistin halkına yardım etmek isteyen “insani”

yardım kuruluşunun ve demokrasi güçlerinin bir tek ortak düşmanı vardır. Bu ise

mevcut katliamların, savaşların “operasyon” adı altında düzenlenen cinayetlerin

sorumlusu, Emperyalist sermaye çevreleri ve onlarla iş birliği için de olan

yerli sermaye çevreleridir. Savaşların, katliamların, cinayetlerin son

bulmasının bir tek yolu vardır. Ortak düşmanlara karşı güçleri birleştirerek

hareket etmektir.



Ortak düşmana karşı, ortak mücadelenin içinin boşaltılmasını ve rotasının

şaşırttırılmasını deneyenler olacaktır. Önemli olan, demokrasi güçlerinin

kararlı davranışıdır. Emperyalist sermayenin ve onların iş birlikçilerinin

kuşatmasından kurtulmak isteyen tüm toplumsal katmanların kararlı davranışları

belirleyici olacaktır.

Bizler, aleviler ve demokrasi güçleri, Filistin’in bağımsızlığından özgürlüğünden yanayız. Filistin halkının Siyonizm’e karşı mücadelesinin kayıtsız şartsız destekleyicisizdir.

Filistin halkını, Siyonizm’in boyunduruğundan kurtarıp, emperyalist sermaye çevrelerinde bir başkasının boyunduruğuna girmesine de, prensip olarak karşıyızdır.

Bu nedenle diyoruz ki, genelde Ortadoğu halkları üzerinde ve özelde Filistin halkı üzerinde oynanan çirkin ilişkilere karşı uyanıklığımızı korumalıyız.

Bir sonraki yazımda buluşmak üzere!

Kritikleriniz için: aliekber.pektas@yoltv.eu

AVRUPA PARLEMENTOSU SEÇİMLERİ / Ali Ekber Pektaş

AVRUPA PARLEMENTOSU SEÇİMLERİ


Avrupa Parlamentosu milletvekilliği, Avrupa Birliği'nin yasama organı olan Avrupa Parlamentosuüyeliğidir. Avrupa Parlamentosu milletvekilleri, kendi ülkelerindeki ulusal mecliste bulunan milletvekillerinin orantısına göre ve o ülkenin nüfus orantısıyla belirlenmektedir. Fransa, İtalya, İspanyave Portekiz'de bu görev için aday olanlara, temsilci sıfatı kullanılmaktadır

Sevgili okuyucular,

7 Haziran 2009 pazar günü, Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri, Avrupa Birliğine (AB) üye ülkelerinde, 700 üyelik Avrupa Parlamentosunu belirlemek için sandık başına gidecekler. Avrupa Parlamentosu seçimleri, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşayan, çeşitli ulusların topluluklarını yakından ilgilendirdiği kadar, bu ülkelerde yaşayan Türkiye kökenli topluluğu da çok yakından ilgilendirmektedir. Avrupa’nın ve Avrupa Birliği üyesi ülkelerde 5 milyon civarında Türkiye kökenli çeşitli meslek gruplarına mensup topluluk yaşamaktadır. Bunların 1/5 oranında, yani 1 milyon’a yakın, AB üyesi ülkelerin vatandaşlık statüsüne kavuşmuş bir toplumsal güç bulunmaktadır.

Avrupa Birliği ve Avrupa Parlamentosunun önemini anlayabilmek için, AB ve AP’nin tarihçesine kısa bir mercek tutalım. Çünkü ancak Avrupa parlamentosunu ve seçimlerinin önemini kavrama ve algılama olanağı elde etmiş olabiliriz.

Avrupa Parlamentosu milletvekilliği, Avrupa Birliği'nin yasama organı olan Avrupa Parlamentosu üyeliğidir. Avrupa Parlamentosu milletvekilleri, kendi ülkelerindeki ulusal mecliste bulunan milletvekillerinin orantısına göre ve O’ ülkenin nüfus orantısıyla belirlenmektedir. Fransa, İtalya, İspanya ve Portekiz'de bu görev için aday olanlara temsilci sıfatı kullanılmaktadır.

Parlamento ilk kurulduğunda, milletvekilleri her bir üye ülkede doğrudan görevlendirilen temsilciler ile oluşturulmuştur. Ancak 1979 yılından beri Avrupa Parlamentosu milletvekilleri genel oy hakkı doğrultusunda üye ülkelerin vatandaşlarınca seçilmektedir. Her ülke seçim yöntemini kendi belirler, milletvekilleri bazı Avrupa ülkelerinde ya da bu ülkelere bağlı bölgelerde, teknolojik gelişmede kullanılarak, elektronik oylama ile seçilebilmektedir.

Avrupa Birliği 500 milyon’a yakın kişiden oluşan devasa bir nüfusu temsil eder. Temel amacı Avrupa da Birliğine bağlı ülkelerde yaşayan toplumun, ticari, kültürel, siyasi, finansal ve birçok alanda, buna sportif faaliyetlerde eklenebilir, kendi aralarındaki koordinasyon ve birliğini sağlamaya yönelik alanları yaratabilmektir.

Avrupa parlamentosu ise yukarda vurgulamaya çalıştığımız doğrultuda, Avrupa birliğinde, (AB’de) bir siyasi güç olarak topluluk politikalarının hazırlanıp, uygulanması için gerekli hassasiyeti göstererek bu politikalara uygun uygulanabilir alanlar açmak ve üretmektir.

‘’Avrupa Parlamentosu, yasama sürecine katılır, bütçeye ilişkin yetkiler taşır, Komisyon ve Konsey’i denetleme yetkisini de bünyesinde barındırır. Parlamento, Avrupa Komisyonu üyelerinin tayinlerinin onaylanması ve üçte iki oy çoğunluyla Komisyon’u görevden alma yetkilerine sahiptir. Ayrıca, Komisyon programını onaylayıp, Komisyon ve Konsey’e yazılı ya da sözlü sorular yönelterek Avrupa politikalarının işleyişini izler.’’

‘’Avrupa Parlamentosu’nun işlevleri arasında, araştırma komisyonları kurmak ve Avrupa Birliği vatandaşlarının dilekçelerini incelemek de vardır. Birlik anlaşması uyarınca Parlamento, Avrupa Birliği kurumlarının yürüttükleri faaliyetlerin uygulanması sürecinde gündeme gelebilecek görevi kötüye kullanma sorunlarına ilişkin olmak ve vatandaş şikâyetlerini incelemek üzere bir kamu denetçisi atama yetkisine sahiptir.’’

Avrupa Parlamentosu Milletvekilleri, parlamentodaki oturdukları koltuklarında, Alman, Fransız, İngiliz veya İtalyan gibi ulusal kimliklerinden kaynaklanan nedenlerle bir arada bulunmazlar. Daha çok politik görüşlerine göre, Sosyalist, Komünist, Hıristiyan Demokrat, liberal vb olarak kümeler halinde otururlar. AB’ üye her ülke, AB’ce önceden her ülkenin nüfus orantısına göre belirlenmiş sayıda milletvekilini parlamentoya gönderir.

AB’de Seçimler

AB’ yeni katılan üye ülkelerle birlikte, 1 Ocak 2007 tarihinden beri Avrupa Birliği ülkeleri Parlamentoda 785 milletvekili ile temsil edilmekteydi. Bu sayının 7 Haziran 2009 seçimleriyle birlikte en fazla 751 olmasına; her üye ülkelerin ise en az 5, en fazla 99 milletvekili çıkarabilmesi üzerine karara varılmıştır. İçinde bulundgumuz Federal Almanya’da AP milletvekili sayısı 99 üye ile sınırlandırılmıştır. Seçimler her beş yılda bir, seçme ve seçilme hakkı olan; oy kullanma hakkı olan, AB’ üye ülkelerin vatandaşı olan, kişiler arasında yapılır. Seçimlerin nasıl yapılmasına ilişkin, üye ülkelere herhangi bir yaptırımı bulunmamaktadır. Üye ülkeler için uyulması gerek zorunlu, ortak bir seçim uygulaması bulunmamaktadır. Her ülke kendi seçim iştaatlarıyla seçimleri, genel demokratik kurallar içerisinde uygular ve yürütebilir. Tabii bununla birlikte uyulması gereken önemli noktalar aşağıdaki sıralandığı gibidir:

• Seçimler nispî temsil sistemine göre yapılmalıdır.

• Eğer oy dağılımlarını etklilemeycekse, seçim bölgeleri bölünebilir.

• Uygulanan seçim barajı %5'i aşmamalıdır.

AB ülkelerinde, Avrupa Parlamentosu'nun en son seçimleri 2004 yılının haziranında yapılmış ve bu 400 milyona yakın seçmenin aynı anda oy kullandığı, bu Dünyadaki en büyük seçim olma özelliğini taşımaktadır. Diğer bir özelliği ise, birçok AB ülkesinin aynı zamanda, 20’i aşkın AB ülkesinde eşzamanlı seçimleri yapılması olmuştur.

Avrupa ülkelerinde yaşayan göçmenler için seçimlerin anlamı nedir?

Avrupa’da yaşayan, göçmenler, aleviler ve bu ülkelerde vatandaşlık statüsünü kazanmış, olanlar için, bu seçimler oldukça öneme sahiptir. Bu süreç aynı zamanda, Türkiye kökenli seçmenlerin bir fiil kendi temsilcilerini Avrupa parlamentosuna taşıması ve bizzat Avrupa parlamentosu düzeyinde oluşturacakları lobi faaliyetleriyle, kendi sorunlarını bizzat kendileri gündeme getireceklerdir. Bu cepheden baktığımızda dahi, göçmenler açısından önemli bir kazanımdır. Avrupa parlamentosunun göçmen üyeleri, (seçildikleri taktirde) göçmenlerin sorunlarını gündeme getirmekle kalmayıp bizzat sorunların takipçisi olmasını da sağlayacaklardır. Avrupa parlamentosunda üyeler tarafından oluşturulacak lobi faaliyetleri çok ciddi açılımlar sağlayabilir. Tabiî ki lobi faaliyetleri, AP’a seçilen tüm üyeler tarafından, parti farkı gözetmeksizin örgütlenmelidir. Sadece ırkçı ve faşist örgütlenmeler lobi faaliyetinin dışında tutulabilir. AP’de yer alacak göçmen üyelerin asli görevleri arasında, Avrupa da gelişen ırkçı ve faşist örgütlemelere ve gelişmelere karşı, dik duruşlarını sergileyerek kararlı davranmaktır. Avrupa birliğine üye tek tek ülkelerde, gelişmekte olan anti demokratik uygulamalara ve göçmenler alehine çıkarılacak olan anti demokratik yasalara karşı, gerekli duyarlılığı göstererek, kitlelerin önünde yer alabileceklerini göstermelidirler. Avrupa Birliği ülkelerinde, yaşayan göçmenlerin, sosyal, ekonomik sorunlarıyla uğraşmak; kültürel, inançsal alandaki varlıklarını koruyabilme ve geliştirmeye yönelik çalışmalarda bulunmak. Bütün bunlarla birlikte uluslararası planda ortaya çıkan, yerkürenin herhangi bir ülkesinde, anti demokratik veya insan onuruna uygun düşmeyen davranışlara karşıda gerekli hassasiyeti göstermekle yükümlüdür.

Avrupa parlamentosuna seçilecek üyelerin, daha birçok alanda faaliyetlerde bulunmaları mümkün, ben bu kadarıyla konuyu bağlayarak yeterli olacağı kanaatindeyim.

Avrupa Parlamentosu 2009 seçimlerinde, Türkiyeli göçmen adaylar arasında, sol yelpazedeki Parti’lerden, Avrupa’nın birçok ülkesinde Alevi kökenli adaylar yer almaktadırlar. Avrupa’da yaşayan, Avrupa Birliği ülkesi vatandaşı statüsündeki, oy hakkına sahip Alevi’ler, gerekli özeni göstererek, oylarını kullanmalıdırlar. Oylarını kullanırken, parti’leri gözetmekten çok, alevi adayları ve devrimci, demokrat adayları esas alarak kullanmalıdırlar. Alevi adayların, Avrupa parlamentosuna seçildiklerinde, aleviler için, 2 önemli alanda çalışmalarına yoğunluk kazandıracakları bilince çıkarılmalıdır. 1. Avrupa’da Alevilerin, birçok alanda, avrupa ülkeleriyle ilişkilerinde, kapıları aralanmasını sağlayacaktır. 2. En önemlisi Türkiye’de, aleviler üzerinde, yüzyıllardır uygulanmakta olan asimilasyon politikasına karşı bir duruşun sergilenmesi, aleviler için önemli bir avantaj sağlayacaktır. Avrupa da oluşturulacak olan, alevi lobisi AP’ de yer alan alevi üyeler tarafından desteklendiği oranda, Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Alevileri ‘’ yok sayan,’’ ‘’ inkârcı politikalarının’’ iflasını gündeme getirecektir. Bu ise Türkiye’de ve Anadolu topraklarında yüz yıllardır yaşayan ve billurlaşarak, Anadolu mozaik’inin mihenk taşı olan, Alevilerin bu topraklar üzerinde hakkettiği yeri almasının da yolu aralanmış olacaktır.

Alevilerin ve alevi hareketi, kendi mecrasında yol alması, Türkiye demokrasi güçleri açısından da önemli bir avantaj sağlamış olacaktır. Bir ülkede demokratik açılımlar ne kadar genişlerse, paralel olarak aynı oranda, demokrasi, kurum ve kurallarıyla ülkede yerine oturmaya başlar. Bu ise ülkedeki demokrasi mücadelesi veren güçlerin önünü açar ve atılımlar sağlamasını, ivme kazanmasını beraberinde getirir. Bu sadece Türkiye ve benzer ülkeler için değildir. Yer küredeki, demokrasiyle yönetilmek isteyen ve daha geniş demokratik haklar talep eden tüm ülkelerin ve bu ülkelerde yaşayan, demokrasiden asgari oranda faydalanan halkların ihtiyaç duyduğu bir realitedir. Demokrasi, tüm insanlığın binlerce yıllık birikimleri sonucu ulaştığı en ideal yönetim biçimidir. Bu nedenle tüm insanlığın ideali olan demokrasi’yi yaratabilmek için gerekli olan tüm yöntem ve çabaları kullanma becerisini göstermeliyiz.

Avrupa parlamentosun yetkileri arasında, Avrupa Birliğine üye olacak (Devlet) ülkelerin, birliğe uygunluk arz edip, etmediğini, denetleyip onaylama hakkına sahiptir. Avrupa birliğini oluşturan ülkelerin ortak anlaşma yasalarının ilgili 49. maddesinde yer alan, yasal uygulamalara göre, aday veya aday-adayı ülkelere aşağıda belirtildiği şekilde yetkilendirilmişlerdir.

“6. maddenin 1. paragrafında belirtilmiş olan ilkelere uyan her Avrupalı devlet Birlik’e üye olmayı talep edebilir. Devlet, başvurusunu Konsey’e yöneltir. Konsey de Komisyon’un görüşünü ve Avrupa Parlamentosu üyelerinin salt çoğunluğu ile verilmiş olumlu oyu aldıktan sonra, oybirliği ile karar verir.”

Bu durumda, ülkemiz Türkiye’nin, ‘demokratik’ Avrupa birliği ailesine katılıp, bu ailenin bir parçası olmasında’da, AP milletvekillerinin önemli bir rol üstleneceklerini de belirtmede yarar var. Özellikle Türkiye kökenli AP milletvekillerinin bu vesileyle, ülkemizdeki anti demokratik uygulamaları daha yakından takip etme ve kendi güçleri oranında yaptırımlarının olduğu da bir olgudur. Türkiye’yi Avrupa birliği ailesine kazandırılma faaliyetleri yürütülürken, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde yol gösterici roller ininde olduğu, unutulmamalıdır.

Bir diğer önemli sorun ise, Avrupa birliği ülkelerinde yaşayan göçmenlerin, bulundukları ülkelerdeki, yerleşik toplumla, entegrasyonunu sağlayabilmektir. Entegrasyon, kişinin etnik kökeni ne olursa olsun, bulunduğu topluma kendi kültürünü, dilini koruyarak bulunduğu ülkenin veya toplumla bütünleşmesi ve doğal sürecinde kaynaşmasıdır. Bir yabancı bulunduğu ortamda zoraki eritilmeye çalışılırsa, bu entegrasyon olamaz, tam tersine asimilasyondur. Yani ‘kendine benzetmedir.’ ‘karşıdakini yok sayma’ durumu oluşur. Entegrasyon yanlış kullanılmaya çalışılırsa yani yabancı topluma hissettirmeden baskı uygulayarak yaptırılmaya çalışılırsa işte bu asimilasyon olur ve yabancı toplum tarafından ters tepki görür.

‘ Bir ormanda bulunan çeşitli çiçekler ve meyve veren ağaçlar gibi çokluk ve ahenk insanı başka bir dünyaya götürür. Bu ormanda her çiçeğin ayrı kokusu ve her meyvenin ayrı tadı vardır. Ancak bu doğal hayatın birbiriyle karışıp tek bir bitki ve ağaç olmasını istemek kadar aptalca bir durum olamaz. Ormanın içerisinde aynı meyveler ve aynı çiçekler insanı bunaltır ve sıkar. Aynı renklerde olduğu gibi siyah bir renk ile kırmızı bir rengin karışımında ortaya çıkacak anlamsız ve zevk vermeyen bir renkle karşılaşabiliriz. Ama renkleri ve ormanı doğallığından uzaklaştırmada yaşamak ve bu çeşitlilik içerisinde yaşamak yerli ve yabancı toplumu zengin kılacaktır. Her iki toplum da birbirlerinin kültürlerinden, folklorundan sanatsal faaliyetlerinden, edebiyatından bir şeyler öğrenecek ve insanı tanıma imkânı bulacaktır.‘

Avrupa parlamenterlerinin, entegrasyon konusunda’da görülüleceği gibi, hem sorumlulukları ve hem de önemli roller üstlenecekleri görülmektedir. Bu nedenle entegrasyonla ilgili politik girişimleri dikkatle izlemek zorundayız. Özellikle entegrasyon olarak göçmenlere dayatılan, özünde asimle ‘etme’ uğraşından başkası değildir. Şu gerçeğin altını çizmekte yarar görüyorum, ‘cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşelidir.’’ Bazen, Avrupalı sermaye çevreleri tarafından sunulan veya politikacıları tarafından topluma manüpule edilmek istenen, ‘çok güzel’ gibi gözüken birçok öneri göçmenleri asimileye yöneliktir. Bu nedenle göçmenleri Avrupa parlamentosunda temsil edecek üyelerin bu konudaki hassasiyetlerini korumaları gerekmektedir.

Sonuç itibarıyla, Avrupa parlamentosu seçimleri, Avrupa’da yaşayan tüm insanlar için önem arz ederken, Avrupa ülkelerinde yaşayan göçmenler için daha çok önem arz etmektedir. Bu nedenle Avrupa birliği ülkelerinde yaşayan oy hakkına sahip göçmenlerin bu seçimlere gerekli özeni gösterip, katılmalıdırlar. Bu seçimlerde parti gözetmekten çok, ırkçı ve faşist adaylara karşı, devrimci, demokrat alevi adaylarla dayanışma içerinde olmalıdırlar. Bu seçimleri, göçmenler bir fırsat olarak değerlendirip, bulundukları ülkelerde yaşayan, yerleşik toplumla kaynaşmayı ve dayanışma içerisinde olmayı da önemsemelidir. Çünkü seçim dönemleri toplumda birlikte yaşayan birey ve diğer insan gruplarının birbiriyle dayanışma ihtiyacı sürekli öne çıkmaktadır. Bu yerleşik toplumla dayanışmaya gereken özen gösterilmelidir. Göçmenler oylarını kullanırken, bulundukları alanda göçmen adaylar bulunmuyorsa, bulundukları ülkenin sosyalist, devrimci, demokrat, sosyal demokrat adayları, desteklemeyi esas almalıdırlar. Seçimleri amaç değil, hedeflerimize ulaşmak için araç olduğunu kavrayarak değerlendirmeliyiz. Projeksiyonlarımızda, bu yaklaşımlarla bakarsak hedeflerimize ulaşmakta zorlanmayız.

Aleviler ve Demokrasi güçleri somut olarak, 07.05.2009 tarihinde yapılacak Avrupa parlamentosu üyeliği için yapılacak olan seçimlere katılmalıdırlar. Sadece katılmak değil aynı zamanda gerekli hasiyeti göstererek üzerlerine düşen görevleri yerine getirmelerdirler.

Büyük hedeflere varmak için, bizlere sunulan küçükte olsa, fırsatlardan yararlanmalıyız!

Bir dahaki sayıda buluşmak üzere.

Kritikleriniz için: aliekber.pektas@yoltv.eu

Bu yazı Türkçe olarak denetlenmiştir.

ULUSLAR ARASI MALİ KRİZ, (3) /Ali Ekber Pektaş

ULUSLAR ARASI MALİ KRİZ, (3)




Sevgili okuyucular,

Yazımın bu bölümünde, uluslararası mali kriz’in pratik yaşamımızdaki etkileri, mali ve sanayi sermayesini elinde bulunduran, kapitalist burjuvaların kriz’in yükünü emekçilerin üzerine yıkarak, krizden alabildiğince az etkilenerek çıkmak istek ve çabalarını analiz etmeye çalışacağım. Bu yazımı kaleme alırken, küresel düzeydeki mali kriz’in dehada derinleşerek şiddetini artırmaktadır. Mali kriz aynı zamanda şiddetli etkisini, Real sektör dede kendini hissettirmeye başladı, Real sektörde, yani üretimde, ‘resesyon,‘ durgunluk genelde küresel düzeyde, özelde ise tek ülkelerde farklı üretim alanlarında, üretimin kısılması ve durmasına kadar varmaktadır. Bu ise yaşamını üretimle birlikte ikame eden, üretimin önemli bir bileşeni olan emekçileri kara, kara düşündürmektedir. Bu nedenle emek cephesi 2009 yılını çok zor şartlar altında geçirecek. Yeni, yeni işsizler ordusu, sokaklara bırakılacaklardır. 2009 yılında emekçiler, artık kışın daha az ısınacaklar. Daha az et yiyecekler, ( zaten yedikleri et miktarı tartışılır.) Daha küçük evlerde ve sağlıksız koşullarda oturacaklar. Daha az sinema’ya, tiyatro’ya, diğer eğlence alanlarına gidebilecekler. Sağlık hizmetlerin daha az faydalanacaklar. Emekçilerin çocukları, zaten kısıtlı olan eğitim imkânlarından biraz daha az faydalanacaklar. Vb. Bunları çoğaltabiliriz. Kısacası emekçilerin, hayatları kesintiye uğrayacak, yaşamları zehir olacaktır. Peki, tüm bu olumsuz gelişmeleri emekçiler içlerine sindirecekler mi? Mevcut küresel düzeydeki mali kriz’den, onu yaratan sonuçlardan hiç bir sorumluluğu olmayan emekçiler, neden bütün bu haksızlıklara boyun eğmek zorundadır.

Kapitalistlerin kar hırsından, sermayelerini katlama hırsından kaynaklanan, dengesiz üretimlerinin sorumlusu, neden üretim yaparken meta’larla alın terlerini birleştiren emekçiler olsun. Vahşi kapitalizm ve onun yasalarına uygun davranarak, plansız, programsız üretim yapan ve artı değer (emekçilerin alın teri) üzerindeki sömürülerin katmerleştirme çabası içerisinde olanların, burjuvaların sebep olduğu kriz’in sorumlusu emekçiler olamaz. Kriz’in faturası emekçilere çıkarılamaz.

Küresel düzeyde, ülkemiz Türkiye’de ve içinde yaşadığımız Avrupa ülkelerinde emek cephesini zorlu günler beklediğini hafızalarımıza yeterince kaydetmeliyiz. Bu zorluklar, kapitalistlerle emek cephesini birçok alanda karşı karşıya getirecektir. Emek cephesi vahşi kapitalizm ve onun saldırıları karşısında gerekli hazırlığını yapmalıdır. Demokratik mevzideki tüm mücadele alanlarında yerlerini almaya hazır olmalıdırlar. En önemliside üretimden gelen gücünü kullanma konusundaki becerisini ve ustalıklarını iyi kavramalıdır.

Bütün bunlara karşılık, kapitalizm ve onun çanagından beslenen sivil, asker, bürokrat, polis ve bilumum emniyet güçleri yine sahnede olacaklar ve üzerlerine düşen görevleri yapmaya çalışacaklar.

Bu realiteyi geçtiğimiz günlerde Yunanistan’da somut olarak emekçiler yaşamıştır. Yunanistan halkının 16 yaşında bir gencin, polis kurşunuyla öldürülmesini bahane ederek sokağa çıkıp tepki göstermesi, kapitalistlerin ezberini bozmuştur. Yunanistan halkı onurlu bir direniş sergilemiştir. Boyalı basının bütün karalama ve profakatif yayınlarına rağmen, Yunanistan halkı dik durmayı sergilemiştir. Yunanistan emekçilerinin esas tepkisi, yaşam standartlarındaki düşüş karşısındaki, gösterdikleri tepkiden başkası değildi. Yunanistan’daki tüm sermaye çevreleri, Yunanistan emekçilerinin onurlu davranışı karşısında ortak tavır sergilediler. Emek cephesi bu gelişmelerden ders çıkarması gerektiğini iyi kavramalıdır.

Özellikle ekonomik olarak geri olan ülkelerde, mali kriz’in etkisi daha yıkıcı olacaktır. Bunların başında ülkemiz Türkiye gelmektedir. Ülkemizde, kriz önemli derecede nüfus etmeye başlamıştır. Kriz’in tüm etkilerine rağmen, Türk iyedeki yöneticiler, teptir almak yerine ‘’teğet geçer’’ ‘’hamdolsun’’ ‘’kriz bize uğramaz’’ vb. Söylemlerle, dehada ileri giderek tanrıya ‘’havale’’ edip, basiretsizliklerini göstermektedirler.

Diğer yandan da yasalarda var olan demokratik hakları kısıtlayarak, polis ve güvenlik güçlerinin salahiyetlerini genişleterek, ileride gelişebilecek, eylemlerle karşı, kendilerinin olumsuzluk olarak ifade ettikleri durumlara karşı teptir olduğunu kavramak gerekir.

Kısaca bu noktaya neden değindim, bugün Küresel düzeyde tüm hızıyla devam eden mali kriz, kapitalizm tarihinde ilk değildir. Kapitalizm tarihi, irili ufaklı krizler tarihidir. Mevcut yaşanılan kriz benzeri krizler ise kapitalizm’in tarihinde çok az olanıdır. İlk olarak 1846 yılında yaşandı, kriz Fransa merkezliydi, batı Avrupacı kasıp kavurmuştur.

‘’1846-1848 durgunluğu, geniş ölçekli ilk kapitalist krizdir. 1840’lı yıllarda, demiryollarına duyulan hayranlık, şirketlerin etkinlikleri ve önemli ama riskli girişimler üzerine spekülasyonları da beraberinde getirdi. Kırsal kesimdeki kriz, kredi bulmanın güçleşmesi, büyük girişimleri doğrudan etkiledi. Demiryollarında karşılaşılan güçlükler, daha sonra ise tüm endüstrileri kapsadı. Şehirlerde işsizlik yaygınlaştı. Bu dönemde, köylerde kasabalara göre daha çok yiyecek varsa da işini kaybetmek her türlü geliri kaybetmek ve sefalet anlamına geliyordu. Yardım büroları dolup taşıyordu ve sezonluk göçler kasabalara yöneldi. Suç oranı gibi, yabancı işçilere karşı hoşgörüsüzlük de arttı. Kriz, modern imalat atölyelerini etkilerken, zanaatçılara ve dükkan sahiplerine de zarar verdi. Halk hareketinin en etkili gücü yeni kapitalizmi ve 1840’lı yıllardaki Fransız liberalizmini suçluyordu. Devrim patlak verdiği anda, ekonomik kriz zaten gerilemiş, ama sosyal düşünceler radikalleşmiş ve halk ve elit tabaka arasındaki çatımsa sertleşmişti‘‘

Diğer en önemli kapitalizm’in kriz’i 1929 yılında yaşanmıştır. Yine Amerika’da patlak veren kriz kısa sürede tüm dünyayı etkilemiştir. Kapitalizm’in merkezi olan Avrupa’yı muazzam derecede etkilemiştir. Bunların detaylarına fazla Girmek istemiyorum. Önceki bölümlerde belli oranda değinmiştim.

Ama çok önemli bir konuyu açmak istiyorum. Kapitalistler, bu krizlerden çıkış yolu olarak nelere başvurmuşlardır. Birinci krizde görüldüğü gibi, 1846 yılında başvurdukları yöntem, açlık sefalet, baskı, işkence demokrasi dışı uygulamalar, katliamlara başvurmuşlardır. Çünkü Krittelerin yani krizin sorumlusu olamayan kitlelerin ayaklanışı karşısında kapitalistlerin başvurduğu çareler vahşice saldırmaktan başkası değildir.

1929 yılındaki krizde kapitalizm’in, krizden çıkmak için emekçilere karşı uygulamaları, karşısında ayaklanan kitlelere karşı Emperyalist dönemin ürünü olan faşizm’dir. Kapitalistler 1929 krizinin sorumluluğu üstlenmek istemeyen emekçilere karşı faşizm’e başvurmuşlardır.

2. Paylaşım savaşı (dünya savaşı) arifesinde, Avrupa‘nın göbeğinde, işçi sınıfı ve ezilen halklar faşist iktidarlarla tanıştı, Fransa, İspanya, İtalya, Bulgaristan dâhil hemen hemen tüm ülkelerin ve emekçi halkların politik gündemini de ve yaşamında faşizm yer edinmiştir. Bu süreçte Uluslaşası işçi sınıfı ve onun devrimci örgütlenmelerin inde en önemli sorunu bu yeni dönemde, Emperyalist çağda Faşizme karşı tavır, alınacak önlemler konusunda yoğun çabalar içerisine girmişlerdir. Bu çabanın ürünü olarak Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi gündeme gelmiştir. Bu süreç, Anti-faşist cephe, halk cephesi, FKBC adı altında örgütlenmelere gidilmesini zorunlu kılmıştır.

FKBC‘nin en kararlı savunucularından biri Bulgaristan işçi sınıfı önderlerinden Georg Dimitrov'dur. Dimitrov kaleme aldığı FKBC adlı eserinde, Dimitrov'un, faşizm‘in tahlili, cephe örgütlenmeleri üzerine çeşitli konuşmaları ve yazılarından oluşmaktadır. Dimitrov, sade diliyle faşizmi ve faşizme karşı mücadeleyi anlatıyor.

‘‘Faşizm bir devlet biçimi olarak demokrasinin baştan sona inkârıdır. O, demokratik devlet biçiminin işlemez hale geldiği koşullarda kapitalist düzenin devamı için bütün demokratik biçimlerin inkâr edilerek devlet aygıtının baştan sona militaristleşmesi ile halk yığınlarının mücadelesinin ve onun önderlerinin açık terör ile bastırılmasıdır. Faşizm, finans kapitalin demokratik yollarla iktidarını sürdüremediği koşullardaki egemenlik biçimidir. Bu yüzden bir sınıfsal temeli vardır: Burjuvazinin ve onun egemen tabakası olan finans kapitalin açık terörcü diktatörlüğüdür.‘‘

Dünyada faşizmin ilk ortaya çıktığı ve iktidar olduğu ülke İtalya’dır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist yağmadan ‘hak ettiği’ payı alamayan, ekonomisi yıkım içinde olan, savaşta yarım milyona yakın insanın öldüğü yoksulluk içindeki İtalya’da faşizm, işçi sınıfı ve halkın mücadelesi karşısında, İtalyan sermayesinin iktidarda kalma çabalarının ürünü olarak, 1914-1915 yıllarında ilk faşist örgütlenmeler yaratılmıştır. Bu faşist örgütlenmeler savaş aleyhtarlarına karşı, terör hareketlerine girişmişlerdir. İşçi sınıfı örgütlerinin büyük prestij ve gücüne rağmen faşizm, kitle tabanı kazanmış ve 1922 yılında Duce unvanını almış, faşizm‘in kuramcısı, olarak lanse edilen Mussolini önderliğinde iktidara gelmiştir.

Almanya İtalya’nın aksine birinci Dünya Savaşından yenilgiyle çıkmış, sömürgelerini kaybetmiş, ordusu dağılmış ve büyük mali yükümlülükler altına sokulmuştur. 1919 yılında Almanya için utanç verici, ‘‘Versailles anlaşması‘‘ imzalanmıştır.

Alman faşizmi yani nasyonal sosyalizm, o yıllarda üyesi yüzü geçmeyen Nasyonal Sosyalist Parti tarafından temsil ediliyordu. İtalyan faşist Mussolini yandaşlarından etkilenen Naziler, 1921 yılında Nazi Hücum Kıtaları SA’lar kuruyorlar ve terör faaliyetlerine başlıyordu. Bu arada orduda düşük görevlerden birinde bulunan Hitler, aşırı Yahudi düşmanlığı ve ateşli söylevleri ile parti içinde giderek yükseliyor ve ‘Fuhrer’(Şef) unvanını alıyordu.

Almanya’da faşizm, Alman faşistleri öncelikle, ‘‘Versaille anlaşmasıyla‘‘ ulusal gururu ayaklar altına alınmış Alman halkının milliyetçi ön yargılarına sarılıyor ve bunları körüklüyordu. Hatta ırkçılığı son noktasına vardırıp “Bu dünyada üstün ‚Alman‘ ırktan olmayan herkes, adi bir yaratıktır” diyordu. Arien ırkının bütün kültür ve sanatın yaratıcısı olduğu, dünyanın efendisi olmaya muktedir tek ırk olduğu propagandasıyla Alman ulusunu şoven bir milliyetçiliğe kazanmaya çalışıyordu. Nasyonal Sosyalizme göre bütün ırklar ve uluslar Alman ulusunun ve Arien ırkının düşmanıdır. Almanya’da yaşayan Yahudiler bütün kötülüklerin sebebi olarak gösteriliyor ve Alman ırkçılığıyla, azgınca ve hayvanca bir Yahudi düşmanlığı da yaratılıyordu. Bütün bunlar Hitler‘in iktidarı döneminde propaganda bakanı olan sivri ‘‘zekâlı‘‘ Göbel tarafından topluma manüpule ediliyordu.

Hitler büyük kitlelerin desteğini alabilmek için tam bir ikiyüzlü politika sergilemiştir. Bir yandan iş adamları ile gizli görüşmeler yaparken diğer yandan emekçi kitlelere Nazi partisini sosyalist bir parti olarak lanse etmiştir. Nasyonal Sosyalizm ismini kullanarak açık bir anti-komünist olarak Alman işçi sınıfı ve halkının sosyalizme olan inancından yararlanmıştır.

Ülkedeki tekellerin usandırıcı egemenliği halkın buna tepkisi karşısında Nazi partisi finans kapital karşıtı bazı sloganlar ortaya atmış, her Alman vatandaşına iş ve ekmek sağlayacağını, savaş tazminatlarını ödemeyeceğini, Yahudi sermayedarlarını dize getireceğini ve ‘‘Versailles anlaşmasını‘‘ reddedeceğini ilan etmiştir. Büyük bir yalan fırtınası ve demagoji ile kapitalizm karşıtı söylemleri kullanmaktan dahi çekinmemiştir

Faşizm‘i doğru tahlil edemeyenler, onun özünü ve biçimini kavrayamayanlar, faşizme karşı mücadelede doğru politikalar üretemezler. Bunun için Georg Dimitrov Faşizme Karşı Birleşik Cephe kitabında, önce faşizmi tanımlıyor. Doğru tahlil ve tanımlamadan sonra faşizme karşı mücadeleyi ve halk cephesini bu tanımlaması üzerine oturtuyor.

Sevgili okuyucular,

Bütün bunları anlatmam ve faşizm hakkında detaylı tahlillere girmem, küresel düzeyde yaşanan kriz, kapitalistleri birçok ülkede, kriz’in yarattığı tahribatlara karşı dik duruş sergileyen emekçi yığınlara karşı, tıpkı 1929 kapitalist kriz’inde olduğu gibi birçok ülkede faşim’e başvurabilirler.

Ülkemiz Türkiye’de bu tehlikenin kapsam alanına girmektedir. Türkiye’de kriz’in etkileri 2008 yılında muazzam bir yıkım yaratmıştır. 2009 bu yıkımın dahada derinleşeceğinin gözle görülür, elle tutulur hale gelmiştir.

Bu nedenle ülkemizde, mevcut iktidar ve uygulamaları, faşizme doğru yol almaktadır. Genellikle faşizm yukardan aşağıya doğru, devlet erk’inin raptı-zapt etmesiyle uygulanmaktadır. Ama 2. Dünya savaşını arifesinde faşizm aşağıdan yukarıya doğru iktidar erk’ini gasp etmiştir. Böyle bir tehlike Türkiye’de mevcuttur. Bu ise bugün Türkiye Cumhuriyeti devletini önemli derecede kuşatan ve devlet erk’ini tüm alanlara da gasp etme çabası içerisinde olan, şeriat’çı, takunyacı kesim tarafından hayata geçirilmektedir. Bunun önemli bir tehlike olduğunu belirtmeyi yararlı görmekteyim. Dini kendine maske edinmiş, şeriat‘çı faşizm olabilir.

Diğer bir nokta ise, kitle tabanı yaratarak iktidarı gasp eden faşizm, demokrasiyi kurtarmak için kendi uygulamalarının haklı olduğunu anlata durmakta ve çeşitli yalanlarla kitleleri aldatmaya devam etmektedirler. Bu realite ise kitlelerin, halk yığınlarının, ‘demokrat olduğunu‘ iddia edenlerin aldatılması ve desteğinin sağlanmasıda için kullanılan bir fenomendir.

Türkiye’de Tayyip Erdoğan ve çevresi böyle bir metodu kullandığı gerçeği, gözden kaçmamalıdır. Türkiye halkı, emekçi yığınlar, yukarda aktarmaya çalıştığım süreci yaşayabilirler. Kitleler ve emekçiler, bu sürece hazırlamalıdırlar. Demokratik mevzilerin kaybedilmesine kayıtsız kalmamalıdırlar. Sürekli olarak çıkarılan, ‘‘Terörle mücadele‘‘ adı altında gerekçeleri ileri sürülerek, yasalaştırılan anti demokratik yasalara karşı uyanık olmamalıdırlar. Bu yasaları çıkarıldığı sürelerle, Türkiye’de kriz’in aynı sürece rastladığını ve bunu bir tesadüf olmadığını unutmamalıdırlar. Yunanistan halkının onurlu davranışı, ülkemiz Türkiye’de emekçilere ve demokrasi mücadelesi veren kitlelere örnek olmalıdır.

Şerat’çı ve takunyalıların ‘demokrasi‘ gösterilerine kanmayalım!

Faşizm ve cunta özlemleri olan Ergenekoncuları iyi tanıyalım!

Ancak var olan ‘demokrasiyi‘ öyle koruyabiliriz. Özlemini duyduğumuz demokrasiyi ancak böyle yaratabiliriz.!

Bir dahaki yazıda buluşmak dileğiyle

Kritiklerini için: aliekber.pektas@yoltv

Hayal gücümü, ‘zorlamak’ istiyorum! / Ali Ekber Pektaş

2010 yılında

Hayal gücümü, ‘zorlamak’ istiyorum!

Sevgili okuyucular,

Her şeyden önce bütün okuyucularımın, yeni yılını kutlamak istiyorum. Yeni yılda tüm güzellikler, sağlıklı günler okuyucularımızın olsun. 2010 yılı boyunca, aşk, sevgi ve mutlulukların yaşandığı, yıl olsun!

2010 yılında, hayal gücümü ‘zorlamak’ istiyorum! Bir rüya âlemine dalmak, hayallerimin gerçekleştiğini, arzuladığım gibi bir Dünya’nın varlığını istiyorum. Benim arzuladığım Dünya’da, insanlar özgür, refah düzeyi yüksek, sanki ‘’cenneti alada’’ yaşar gibi hissedecekler, kendilerini. Bir ülke hayal edelim, güneş doğarken horozlar ötsün, buğday başakları olgunlaşmaya yüz tutsun, meyve ağaçlarının çiçekleri renk a-renk açsınlar. Suya susamış toprak suya kavuşsun ve yeniden canlanarak doğaya toprak kokusu salsın. Bahar ayında meralar ot Salsın. Ot’la beslenen hayvanlar doyasıya otlansınlar. Dereler, ırmaklar, Munzur çağlayarak aksın. Ormanlarımız, kirlenmiş atmosfere bolca oksijen salsın. Salsın ve salsınnnnnn.

Aslında ben böyle bir ülke biliyorum. Bu ülke, Avrupa ile Asya arasında köprü konumunda olan, çevresi denizlerle donatılmış, bir açık hava müzesini andıran bir ülkedir. Benim ülkem, Türkiye. Ve ülkemin orta yeri Anadolu. Onlarca kültüre, medeniyetlere ev sahipliği yapmış, tıpkı bir mozaik gibi renk a-renk ve çok seslidir. Benim ülkem, Türkiye, Anadolu.

Düşünün, Frigler, Lidyalılar, Hititler, İyonlar, Uraltılar, Sümerler, Selçuklular, Osmanlı’lar ve sonuçta Cumhuriyete kucak açıp ve yaşamlarına şahitlik yapmıştır. Benim ülkem, Türkiye, Anadolu. Bu toplulukların bazen, istilasına uğramıştır. Bezen’de kültürlerini, felsefelerini ve yaşam biçimlerini miras bırakmışlardır. Anadolu’ya.

Farklı inançlar bu güzel ülkede, bu güzel topraklarda yaşam bulmuş ve şekillenmişlerdir. Hıristiyanlık, İslam, Musevilik, Alevilik, Yezidilik, vb. gibi farklı inançlar Anadolu’nun topraklarında yaşamış ve filizlenmişlerdir.

Farklı ulus ve azınlıklara kucak aşmış, bunlardan Türkler, Kürtler, Rumlar, Lazlar, Ermeniler, Çerkezler, Gürcüler, Zaza’lar, Süryaniler vb. Ulus ve azınlıklar uzun yıllardır Anadolu topraklarında yaşamlarını ikame etmektedirler.

Bütün bunlar, Türkiye ve Anadolu’yu zenginleştirmektir. Edebiyat, felsefe, dil inanç ve ekonomik yapılanma olarak, Anadolu’da yaşayan mozaik topluma renk katmaktadırlar. Bu güzel topraklarda, coğrafyada yaşamak aslında bizler için bir ayrıcalık olması, gerekmez ‘mi? Bu ayrıcalığı kullanmak, toplumsal refahımızın, bir arada barış ve kardeşlik duyguları içerisinde yaşamanın becerisi anlamına gelmektedir. Bu farklılıklar bizlerin selam vermesinden başlayarak, beslenme alışkanlıklarımıza kadar. Bayramlarımızı kutlama, düğünlerimizde eğlenme, çocuklarımızın orta oyunlarında dahi zenginlik yaratmaktadır. Acılarımızı paylaşırken, davranışlarımızda acılarımızı minimalize olmasını sağlamak, bu zenginliğimizin bir parçasıdır. Sevinçlerimizi maxi`malize ederek çoğaltıp paylaşmakta, bu zenginliğimizin bir parçasıdır. Peki, neden bu coğrafyada ve yerkürede bu güzellikler, varken, yaşanmak ve paylaşılmak için bir kenarda dururken, paylaşımı gerçekleştirmek için yaşanan ve yaşatılan katliamlar nedir?

Derler ya, gök kubbenin altında yaşayan herkes, ‘’tanrı katında eşittir’’. ‘’Âdemden beri’’ yeryüzündeki tüm her şey, insanlığın ortak malıdır. Öyleyse neden, yerküredeki güzelliklerin birçoğunu, zenginliklerin, ‘’yüzde 85’ni’’ hâkim olan bir avuç güçlü gasp etmektedir. İktidarı elde eden, hâkim olan bir avuç güçlü, gasp ettikleri değerleri, bir başkasına karşı ‘’silah’’ olarak kullanıyor. Yoksa gasp eden tarafın, yani iktidarı elinde bulunduran hâkim güçlerin, ‘’tanrıları’’ başkamı? Onların tanrıları, gasp edenleri görmemezlikten mi geliyor. Yoksa onların, tanrılarının yanında yerleri başkamı? Bu farklılığı nasıl algılayacağız. Yerküredeki zenginlikleri gasp eden bir avuç azınlık ki bunlar yüzde 15’i temsil etmesine rağmen, yaratılan tüm maddi değerlerin, ‘’yüzde 85’ne‘’ sahip olmaktadırlar. Bu paylaşım yerkürenin, coğrafyanın, en güzel, ‘’cennet’’ köşelerinden olmasına rağmen, ülkemiz toprakları üzerinde yaşayan güzelim farklı insan topluluklarının hakları daha çok gasp edilmesini sağlamaktadır.

Ben bu nedenlerle hayal gücümü zorlayarak, ülkemin toprakları üzerinde, gasp’ın olmadığı, savaşların olmadığı bir ülke kurmak isterdim. Kurmak istediğim ülkede, yaşam farklılıkları zenginlik kabul edilsin. Maddi değerleri paylaşırken, herkesin ihtiyacına göre ve adil, hak, hukuk çerçevesinde olsun. Ülke toprakları üzerinde yaşayan, topluluklar dillerini serbestçe konuşabilmeli ve kendi ana dillerinde eğitim hakkına sahip olsunlar. Farklı inançlar, kendi inandıkları gibi, hiç bir baskı altında kalmadan horlanmadan, özgürce inançlarını yaşayabilmelidirler. Yerkürenin bu güzel coğrafyasında, yaşayan bütün toplumsal katmanlar diledikleri gibi özgürce yaşamlarını ikame edebilmelidirler. Tanrı herkese eşit davranabilmelidir. Hayallerimin ülkesinde, eğitim kurumları, üniversiteler Anadolu’nun zengin medeniyetleri, mozaik yapısından kaynaklanan farklılıkları harmanlayıp kendi özerk kürsülerinde eğitim verebilmelidirler. Hayal ettiğim ülkede, dağların doruklarında, sokaklarda tank paletlerinin sesi değil, kuş sesleri, böcek sesleri duyulmalıdır. Şehirlerin, caddelerinde, asker postalları, polis panzerleri değil sevgi gösterilerine yer verilmelidir.

Ankara’da, TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisinde) savaş narası atan, toplumsal mutabakata kulaklarını tıkayan vekiller olmasın. Ülkede geçmişte yaşanmış, devlet eliyle katliamları örnek gösteren, Nazileri yeniden hortlatmak isteyen vekiller olmasın. Yeri gelmişken, Onur Öymen CHP milletvekili, TBMM’de, ‘’demokratik açılım’’ tartışmalarında, ‘’dersim isyanında analar ağlamadımı’’ diyerek, mevcut Kürt isyanlarını bastırılmasına örnek göstermiştir. Tabii, 12 Eylül faşist döneminin, Almanya büyük elçisinden başka şey beklemek, aslında ham hayalcilik olur. Anlaşılan, dersim katliamını savunmak CHP ve genel başkan yardımcısı Onur Öymen’e düşmüştür. Öyle ya, dersim katliam’da dönemin iktidar partisi, CHP’nin öncülüğünde Gerçekleşmedimdi.

‘’Türk İslam sentezi üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin asıl kuruluş amacının temel niyetini yıllardır söylüyorduk. Türkiye’nin ilk partisi olan CHP’nin de milletin partisi olmadığını; Devletin derin kurallarına sadık devlet partisi olduğunu da yıllardır söylüyorduk. Onur Öymen’in yaptığı, sadece bu derin niyetin ve kuralların istemeyerek dışa vuruşudur. CHP’nin tüm üst düzey kadroları Türk İslam sentezinin tavizsiz savunucuları olmuşlardır. Kadrolar süreçle değişse de, zihniyet asla değişmemiştir‘‘. AABF açıklaması, yeterince konuyu vurgulamaktadır.

Benim hayallerimi ‘zorlayarak’ kuracağım ülkede, Onur Öymen’ede, bir insan olarak yer verilecektir. Ama bir Nazi artığı, faşist zihniyetli, Yavuz Selim’in kuşaklarına, Türkiye toplumu yer vermeyecektir. Birilerini sevmeye bilirsiniz. Sevip, sevmemek, Onur Öymen’in, ‘’bakış açısıyla’’ bağıntılıdır. Ama sevmediklerinizin, katliamını ‘’savunmak’’ ancak insani duygulardan nasibini almamışlara uygun düşer



.

Konu açılmışken açılım tartışmalarına değinmede yarar görüyorum.



Türkiye Cumhuriyeti ve AKP hükümeti, son günlerde kamuoyunda çok sıkça tartışılan, ‘’Kürt açılımı’’ ‘’demokratik açılım’’ ‘’milli birlik’’ açılımı tekerlemelerinin etrafında, ne yaptıkları, kendinden ‘’meçhul’’ süreci devam ettirmektedir.

AKP hükümetinin, Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleneksel politikasından kopmasını beklemek, gerçekten saflık olurdu. AKP kurmaylarının Kürt sorununu ‘’çözeriz’’ türden ürkek ve korkakça açıklamaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel politikasından kopmayacaklarının bir kanıtıdır. Türkiye Cumhuriyetinin geleneksel politikası, farklı kimlikleri, farklı inançları, kısacası zenginliğimiz olan farklılıkları inkâr politikasıdır.

Kürtlerin varlığını, ‘’gard-gurk’’ ayak sesleriyle açıklamaya ‘çalışan’ bir zihniyetten ne beklersiniz. Bu ülkede 20 milyonu aşkın alevi inancında olanlar için, ‘’sapkın’’ inanç deme becerisini gösteren basiretsizlerden; Alevilerin ibadet haneleri, Cem evlerine, ‘’cümbüş evi’’ diyen zihniyetten ne beklersiniz. Türkiye’de yaşayan herkese, ‘’Türk ve Müslüman’’ oldukları dayatmasında bulunan ve aksini savunan herkesin, ‘’vatan haini’’ olduğu safsatasını ileri süren, ‘’Turancı’’ zihniyetten ne beklenir. Bu ve buna benzer birçok tekerlemeleri anlatmak mümkündür. Bu devlet, genel olarak inkâr politikası üzerine kurulmuştur. İnkârcılık konjüktürel olarak kesintiye uğrasa da; aslında inkârcılık genel politik eğilim halindedir.

Acılım, neden ‘taka-tuka’ edilmek istenmektedir. Türkiye’ de adı konmamış ama Kürtlerle, Türk devleti arasında bir savaş mevcuttur. Bu savaş aslında kirli bir savaştır. Bu savaş, normal koşullarda uluslararası savaş kurallarının, hukukunun hiçbir şekilde uygulanmadığı bir savaştır. Bu savaşta bütün kirli ilişkilere mümkün olduğunca başvurulmuştur. Bu savaşta Türk egemen güçleri, her türlü barbarlığı denemişlerdir. Türk egemen güçlerinin bir kesmi, bu savaştan ‘ganimet’ elde etmek için, her türlü kirli ilişkilere başvurmaktan geri kalmamışlardır. Bizzat Türk egemen güçlerinin, resmi açıklamalarına bakıldığında, ‘’400 milyar dolar’ın’’ üzerinde savaş giderinin olduğu bilinmektedir. Bu kirli savaşın yürütülebilmesi için, orta doğudan, Avrupa’ya yönelik, uyuşturucu ticaretinde, Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı, alenen bilinmektedir

25 yıl, yani çeyrek yüz yıl oldu, ülkemin yarısında savaş sürmektedir. Ülkemin yarısını, dağlarında gül ve çiçek kokuları yerine, barut kokuları kaplamıştır. Ülkemin yarısında, insanlar tank ve silah sesleriyle uykularından uyanmaktadır. Ülkemin insanları, emekçileri geceleri uykularından ölüm korkusuyla uyanmaktadırlar. Rüyaları kâbusa ‘’dönüşmektedir.’’

Hayallerini kurduğum ülke ve bu ülkenin onurlu insanları, emekçi insanları, bu kâbustan kurtulmak istiyorlar. Kürtler, bu kâbustan ‘’uyanmak’’ ve çocuklarının dağlardan inerek, kendileriyle kucaklaşmasını bekliyorlar. Ülkede yaşayan, tüm toplumsal katmanlar, (bir avuç, savaştan nemalananlar dışında) askerdeki çocuklarının, kendi kardeşleriyle kavgada, kirli savaşta karşı karşıya gelmesin istemektedirler. Türk silahlı kuvvetlerinin asli görevi, ülkenin sınırlarını korumak olmalıdır. Hayallerini kurduğum ülkenin polisleri, güvenlik kuvvetleri, halkla birlikte iç-içe birbirlerini tamamlayan, asayiş ve hizmet için görev yapmalılar. Güvenlik kuvvetleri, grev’lere, gösterilere ve toplumsal duyargalara karşı saldırarak değil, onların güvenliğiyle meşgul olmalıdır. Kısacası devlet aygıtı sadece bir avuç azınlık zümrenin, koruyucusu ve kollayıcısı olmamalıdır. Devlet ülkede yaşayan tüm toplumsal katmanların hizmetinde ve gerektiğinde toplumsal katmanlarla bütünleşmelidir. Devlet asker vesayetinden kurtulmalı, asker ve sivil bürokratlar, demokratik bir ülkenin yöneticileri gibi davranmalıdırlar. Seçimlerde demokratik nispi temsil sistemiyle, toplumun tüm katmanlarının temsili sağlanmalıdır. Ülkemde, insanlara gösterilecek saygı, aynı zamanda doğada yaşayan tüm canlılara karşı duyarlı ve koruyucu olmalıdır. Çevreye karşı gerekli özen gösterilerek, korunması sağlanmalıdır. Çevre, sadece bize ait değildir. Bize bırakılmış bir emanettir. Bizler bu emaneti atalarımızdan aldık ve torunlarımıza bırakmakla yükümlüyüz. Çevreyi sahiplenmek ve korumak, hayallerimdeki demokratik bir ülkenin asli görevleri arasında olacaktır.Hayallerimdeki ülkenin, denizleri, toprakları dağları ormanları halkımızın hizmetine sunulmalıdır. Yerkürede birçok ülkede bulunmayan, coğrafik ve doğa zenginlikleri, ülkemizde fazlasıyla bulunmaktadır. Önemli olan bu güzellikleri toplumun tüm katmanlarının, hizmetine sunmaktır.

Hayalini kurduğum ülke aynı zamanda, jeopolitik olaraktan, yerkürenin en güzel coğrafik yapılanmasına sahiptir. Arap yarımadası, Ortadoğu’yla olan komşulukları, Meze potam ya merkezinde, Avrupa ile Asya arasında doğal bir köprü olmak, hayallerimin ülkesine nasip olmuştur. Hayallerimin ülkesini anlatmak için tabi’i bu sayfalar yetmeyecektir. Ben burada sadece, hayallerimi ‘’zorlayarak’’ yazdım.

Sevgili okuyucular,

Aslında hayallerimdeki ülkeyi kurmak ve böyle güzel bir ülkede yaşamak pekte zor değil. 2010 yılında gelin sizlerde benim hayallerime ortak olun. Birlikte kuralım, hayallerimdeki bu güzel ülkeyi. Birlikte yaşatalım, birlikte yaşayalım!

İnsanlar hayal eder, ideallerini kurgularsa, başarmayacakları hiç bir şey yok turdur. Biliyorum, ülkenin egemen güçleri hayallerimizi dahi çalmak için çaba harcadılar. Ülkemizin güzel insanlarına, hayal kurmak dahi yasaklandı. 12 Eylül askeri faşist cuntasıyla birlikte, ülkemizin insanlarının, hayal kurup rüya görmeleri dahi, postallarla ezilmek istenmiştir.

Ülkemin güzel insanları, artık onurumuzu, rüyalarımızı ve hayallerimizi ayaklar altına almak isteyenlere karşı dik duruş sergileyelim. Artık hayallerimizi çalmak isteyenlere karşı, birlikte kenetlenelim. Birlikte mücadele alanlarına çıkalım. Rüyalarımızı kâbusa dönüştürenlerden hesap soralım. Yeni hayaller kuralım. Yeni rüyalar görmek için çaba harcayalım. Hayallerimizi, rüyalarımızı dostlarımızla birlikte paylaşalım.

2010 yılı barış, sevgi, karşılıklı anlayış ve refah düzeyi yüksek bir toplumsal mutabakatın olduğu, demokratik bir Türkiye ve Dünya için!

Hayallerimizin ülkesini yaratmak için, omuz-omuza birlikte alanlara çıkalım!



Yeni bir yazıda buluşmak üzere!

aliekber.pektas@yoltv.eu

Yeni bir Dünya kurmak çok mu zor! / Ali Ekber Pektaş

Yeni bir Dünya kurmak çok mu zor!


Sevgili okuyucular,

Ben 2010 yılından, çok umutluydum. Ben hala bu umudumu bütün sıcaklığıyla korumak istiyorum. Çünkü insanların umudu tükenirse, ‘’çaresizlik’’ başlar. Bunu hiç bir şekilde aklımdan geçirmek dahi istemiyorum. Umudumu korumak istiyorum ve sonuna kadarda koruyacağım. Bir toplumda çaresizlik başlarsa, farklı arayışlar içerisine girer. Bu ise ülkede kaos ortamını beraberinde getirir. Kaos ortamının sonucunu kestirmek ve düşünmek dahi istemiyorum.

Ama bir ülke düşünün, insanların işsizlik, yoksulluk, açlık çektiği ve yaşamalarının kendilerine zindan olduğu bir süreçten geçerlerse neler olabilir. Bu insanlar umutlarını nasıl koruyabilirler.

Bir ülke düşünün, 2 yıl içinde 2 milyona yakın çalışan emekçi sokağa bırakılsın. Ankara’nın merkezinde onlarca gün, dondurucu soğuk’a rağmen direnen, Tekel işçileri. Ve bu ülkede direndikleri için, sadece geçimlerini sağlamak için direndiklerini, işlerini kaybetmek istemediklerini haykırdıkları için ve bu ülkenin polis’leri tarafından kıyasıya coplanıyorlar. Türk polis’i hızını alamıyor'ki, birde biber gazı sıkarak işçileri fizik’en perişanlatmak için çaba harcıyor. İşte bu ülke, umutların giderek azaldığı ve ‘’çaresizliğin’’ giderek ivme kazandığı, Türkiye ve Anadolu topraklarıdır. Artık insanlarımız, devletin ve cumhuriyetin adaletine ‘’güvenmemekte’’. Kendilerince uygun buldukları, ‘’adaleti uygulamak’’ için, gerekli çabayı harcamaktadırlar. Bu ise, kaosun giderek ivme kazanmasını beraberinde getirmektedir. Sokak, kontrolsüz olarak kendi bildiğini, kendi kanunlarını ‘’uygularken’’ devletin güvenlik güçleri, bazen bu süreçte taraf olarak, bu sokak uygulamalarına eşlik etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti güvenlik güçleri, sokakta hareketlenen, faşist, gerici, ırkçı güçlerin, demokrasi güçlerine karşı saldırılarında, gerici ve faşist güçlerin tarafında yer almaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti güvenlik güçleri, nedendir ‘’bilinmez’’ ama kendine koltuk değneği olarak, bu gerici ve faşist güruhları seçmektedir. Bu ise, sokaktaki gerginliği giderek artırmaktadır. Sokaktaki hareketlenmeler bugün itibarı ile ekonomik hasarla atlatılmaktadır. Gergin ortamların umarım, sürekli ekonomik hasarla atlatılır. 2010 yılı sokak hareketlerinin süreklilik kazanacağı ve kontrolsüz bir görünüm arz edeceğini göstermektedir.

Bir ülke düşünün, farklı, çok kültürlülüğü, bir zenginlik olarak algılamak yerine, farklılığımızı, ‘’bölücülük’’ olarak yorumlayıp, toplumsal gerginliği tırmandıran politik yönelimde bir devlete sahip.

Bir ülke düşünün, kendi toprakları üzerinde 30 yıla yakındır, kendi insanlarına karşı kirli bir savaş yürüten, bir devlete sahip.

Bir ülke düşünün, Anadolu’nun kadim, yerleşik inançlarından, alevi inancını ve alevi toplumunu yok sayan, alevi inancının toplumsal gereksinimlerine cevap vermeyen ve ‘’yan gözle bakan’’ bir devlete sahip.

Bir ülke düşünün, farklı inançlara mensup ruhani liderlerin mülakatlarında, ‘’Türkiye’de, inançlarımızı yaşarken, kendimizi çarmığa gerilmiş gibi hissediyoruz’’ diyebilmektedirler. Bu ruhani liderlerin, bu mülakatlarından dolayı gerçektende, ‘’çarmığa germe’’ çabası, Türkiye Cumhuriyeti tarafından yürütülmektedir. Bu ülkede, farklı inançların, ruhani liderlerinin, yaşamlarına dahi müsaade edilmemekte, katliamlara tabii kılınmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti devleti, bu katliamları açığa çıkarıp, katilleri yargılayacağına, bazen bu katilleri, ‘’koruma’’ yolunu tercih etmektedir. Bu ülkede, yaşayan tüm inanç grupları bir tek kategoriye sokularak, ‘’ülkenin yüzde doksan dokuzu Müslüman'dır’’ tekerlemesi sürekli dayatılarak işlenmektedir. Bu ise farklılıkların inkârıdır. Farklılıklara, kendilerini rahatça ifade etme imkânını ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenlerle okullarda, farklı inançlar yok sayılarak, sadece Sünni inanç değerleri eğitim olarak manipüle edilmektedir.

Bir ülke düşününki, O’ülkenin devlet erkânı, iktidar sahipleri sürekli olarak, ‘’demokratik açılım’’ dan, bahis edeceksin, bu nedenle birçok konuda, ‘’çalış taylar’’ düzenleyeceksin, ama muhataplarını ciddiye ‘’almayacaksın.’’ Bolca ‘demokratikleşme’ vaazı vereceksin, ama kendi tarihindeki, demokrasi dışı girişimlerinden ve anti demokratik uygulamalarla hesaplaşmayı gündeme getirmeyeceksin.

Bir ülke düşününki, ülkenin en ‘’güzide’’ kurumları tarikatçıların ellerinde, tarikat şehlerinin, liderlerinin hizmetine sunulmuş ve bu kurumalar, tarikatlar tarafından amaçları dışında kullanılmaktadırlar.

Bir ülke düşününki, insan yaşamının bir ‘’değeri’’ yoktur. Bursa’da maden emekçileri, göçük altında kalarak hayatlarını kaybettiler. Devlet yetkilileri tarafından sadece, ‘’timsah gözyaşları’’ dökülerek ve bir kaç kuruş kan bedeli ödenerek geçiştirilmek istenmektedir. Aslında Bursa’da yaşanan facia ilk değildir. Beklide, ‘’sonda’’ olmayacaktır. Çünkü bir ülkede devlet ve iktidar sahipleri, emekçilerinden yana, çalışanlarından yana değilde, sermaye sahiplerinin, yanında ‘’saf tutarsa’’ bu tip facia’ların engellenmesi güçleşir.

Bir ülke düşününki, devlet ve iktidar kurumları arasında, birbirlerine, ‘’güven ve itimat’’ kalmamıştır. Devletin en ‘’güzide’’ kurumları, birbirlerini, ‘’ çete ve Ergenekonculukla’’ suçlarken, bir diğeri, ‘’laik’ devleti ortadan kaldırmanın odak noktası’’ olarak suçlamamaktadır. Gerçektende, ‘’çeteler’’ toplumsal yaşamın her kesitinde kendini hissettirmeye başlamıştır. Bırakalım devlet içindeki, ‘’çeteleşmeler’’ artık mahallede, sokaklarda dahi mafyalaşma, çeteleşmeler azımsanmayacak kadardır.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen ben umutlarımı koruyorum ve korumak istiyorum. Türkiye toplumunda benim kadar ihtiyacı var. Umutlarını korumaya ve yeşertmeye. Ama bir gerçeğin altınıda kalın çizgilerle çizmeliyiz. Türkiye toplumunun iradesi, ‘’sabır taşı’’ değildir. Türkiye toplumuna sürekli, ‘’sabır’’ önermek, aslında devleti yönetenlerin kendilerini tatmin etmekten başka bir şey ifade etmez! Kısacası, ‘’sabır taşı’’da, çatlar. Bir gün!

Barışın, sevginin, aşkın, tahammülün, paylaşmanın, karşılıklı mutabakatın, toplumu zinde tutan dinamikler olduğunu içselleştirmeliyiz. Bu güzellikleri içselleştirmek ise, refah düzeyi toplumlarda ete kemiğe bürünmektedir. Bu ise, refah düzeyi yüksek bir toplumsal sürecinde, yaratılması ile mümkündür. Bu gerçeklik, demokratik ve iradesi bağımsız, ekonomisi bağımsız bir ülke yaratmakla mümkündür. Yolsuzluk, mafyalaşma, çeteleşme ve yoksullaşmaya karşı mücadeleyle mümkündür.

Devlet kurumları arasında çatışmalar ve gerçekler!

Devlet kurumları arasındaki çatışmalar, giderek ivmekazanmaktadır. Devlet kurumları arasındaki çatışmalar bir gerçeğinde, su yüzüne çıkmasını sağlamaktadır. Kurumların giderek çürümüşlüğünü ve ‘’çivisinin çıktığının’’ bir göstergesidir. Bu çatışmalarda her türlü ilişkilere başvurulmaktadır. Kirlenmiş ilişkilerini kapatmak için, ‘’devlet sırrı’’ açıklanmaz, zırhına sığınmaktadırlar. Nedir bu ‘’devlet sırrı’’?

Tabi ki bir devletin kendini korumak için bazı zırhları kullanması kadar normal bir şey olamaz. Bir devletin kendine özgü birçok sırları olacaktır. Bu sırları kamuoyu ile paylaşmamasıda doğal karşılanmalıdır. Bu Türkiye cumhuriyeti devleti içinde geçerlidir.

Ama bir gerçek var ki, Türkiye cumhuriyeti devleti ve devlet erkini elinde tutan, oligarşi ve yöneticileri, ‘’devlet sırrı’’ adı altında kendi kendi kirli ilişkilerini gizlemeyi anlamaktadırlar. Düşünün, bir ülkede devlet, kendi silahlı kuvvetlerinin, generallerini, subaylarını, ‘’suikast’’ yoluyla ortadan kaldırıyor, ortaya çıkınca, ‘’devlet sırrı’’ olarak vaka kapatılmaktadır. Bir ülkede, birileri halkın iradesiyle TBMM’e, gönderdiği milletvekillerini katledilmekte ve altından devlet kurumları çıkınca, ‘’devlet sırrı’’ olarak örtbas edilmektedir. Bir ülkede, 17 bin ‘’faili meçhul’’ cinayetler işleniyor, bunun arkasında devlete ait kurumlar çıkıyor, ‘’devlet sırrı’’ olduğu gerekçesiyle, cinayetler aydınlatılamıyor. Askeri ihalelerde, ‘’yolsuzluklar’’ ayyuka çıkmış, milyon dolar’larla ifade ediliyor, ‘’devlet sırrı’’ gerekçesiyle, vurgunlara devam ediyorlar. Birçok suikast ve katliamların arkasında ordu malı silahlar, yani TSK envanterinde bulanan silahlar çıkıyor arkasın devlet sırrı gerekçesiyle örtbas etmektedirler. Ülkenin önde gelen aydınları ve gazetecileri katliamlara maruz kalıyorlar, devlet sırrı olarak tarihin tozlu sayfalarında ve raflarında kalmaya mahkûm edilip, aydınlatılmaktan kaçınılmaktadır. Devlet sırırını çoğaltmak ve topluma dayatılarak manipüle etmek Türkiye cumhuriyeti devletinin geleneksel politikası haline gelmiştir.

Devletin ‘’güzide kurumları’’ efsanesi ve realite!

Türkiye’de topluma manipüle edilen çok ciddi sorunlardan bir taneside, devletin ‘’güzide kurumları’’ efsanesidir. Türk silahlı kuvvetleriyle ilgili ne zaman bir tartışma kamuoyuna yansısa, ‘’TSK ülkenin en güzide kurumudur’’ aman ha, tartışmalar ‘’TSK’ı yıpratır’’ tartışmaları kapatalım mantığı hâsıl olmaktadır. Düşününki, ülkede birçok olumsuzluğun altından TSK’ne mensup subaylar çıkmaktadır. Ama ‘’güzide kurum’’ olduğu gerekçesiyle, bütün dokunulmazlık zırhları harekete geçmektedir.

Gazetecilerle ilgili ‘’andıçlar’’ hazırlanmakta, bu hazırlıkların altından TSK’a mensup subaylar çıkmakta, ama hala ‘’güzide kurum’’ olma özelliğini korumakta!

Her şeyden önce güzide kurum ne demektir. Güzide, ‘’seçme, seçilmiş, seçkin, beğenilen’’ anlamında kullanılır. Peki, öyleyse ülkemizde sadece, neden TSK ‘’güzide kurumdur’’. Ülkemizin diğer kurumları, neden seçkin ve beğenilen kurumlar değiller. Bir kurumun seçkin, beğenilen seçme kurumlarının hangileri olduğuna kimler karar vermektedir. Karar verenlerin değer yargıları neye göre oluşmaktadır. Bu ve buna benze soruları bolca sormak ve cevaplarını aramak gerçekten önemlidir.

Simdi soralım? TBMM ülkenin güzide kurumu değimli? Ülkenin eğitim kurumları, güzide değimli? Ülkenin sağlık kurumları güzide değildi? Ülkenin trafik kurumları güzide değimli? Ülkenin yargı kurumları güzide değimli? Ülkenin emniyet güçleri, kurumları güzide değiller mi? Sendikalar, sivil toplum örgütleri, politik partileri, spor kulüpleri vb. kurumlar neden güzide kurumlar değiller? Kimler nasıl karar verecekler bu kurumların güzide ‘’olup olmadığına’’ neyi ölçü alacaklar.

Bence saydığım tüm kurumlar hiç şüphesiz seçkin, seçme, beğenilmiş seçilmiş kurumlardır. Bütün bu kurumlarda, insan yaşamının bir parçası olması dolayısıyla olumsuzlukların yaşanması doğaldır. Kulağı duyan, gözü gören, eğer ‘’fikir fukarası’’ değillerse olumsuzluklar karşısında tepkilerini koyar ve gerekli hassasiyetlerini gösterirler. Eğer bu kurumlar, kendi seçkin, seçme, beğenilen konumlarına ‘’helal’’ getirirlerse, bu kurumlara karşı toplumun gerekli duyarlılığı yaratılmalıdır. Bu kurumların kritiğe edilmesinin önüne set geçirilmemelidir.

Sağlık ve eğitim kurumları gerçektende ülkenin en güzide kurumudur. Ama sağlık ve eğitimde skandal olduğunda, toplumsal tepkiler nasıl oluşuyorsa, Türk silahlı kuvvetlerinin, TSK’ dada skandallar yaşandığında toplumsal tepkilerin önüne geçilerek, manipüle edilerek, ‘’TSK güzide kurumdur’’ ‘’yıpratmayalım’’ türü açıklamalar, aslında efsaneden ibarettir. Kurumlar arasında ayırım olmaz, kurumlar içinde olumsuzlukla mücadele esas alınmalıdır.

Gelelim TSK’, ülkenin ‘’en güzide kurumu’’ ama bu ülkede 3 kez darbe yapmış, bir Okadar’da darbe ‘’girişiminde bulunmuş’’ son iki darbede, ülkede taş üzerinde taş koymamış ve ülkeyi harabeye çevirmiştir. 12 Eylül darbesini yapan komuta kademesi, başını çeken cuntacı çeteler, Amerikalıların, ‘’bizim çocuklar darbe yaptılar’’ diyerek uluslar arası kamuoyuna açıklananlar değilmi. Peki, bu güzide kurumda neler oluyor, neler ‘dönüyor’ hiç düşünüldü'mü. 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte ülkedeki tüm seçkin, seçmen, beğenilir kurumları ortadan kaldırmıştır. 12 Eylül askeri darbe yasalarıyla birlikte, Türkiye’deki birçok saygın kurum ayaklar altına almıştır. Toplumun bu kurumlara olan güvenleri erozyona uğramıştır. Ülkenin uluslar arasındaki itibarını zedelemiştir. Bütün bunların birinci derecede sorumlusu TSK’dir. Son günlerde kamuoyundaki tartışmalardan yola çıktığımızda, Türkiye’deki birçok olumsuzluğun ve yolsuzlukların altında TSK emarelerinin çıkması tesadüfü değildir. Türkiye’de kurumlar içinde en fazla kirli olan kurum Türk silahlı kuvvetleridir. Zaten bütün koparılan ‘’fırtınalar’’ manipüle edilmeye çalışılan tüm ‘’efsaneler’’ TSK’nin kirliliğini temizlemeye yöneliktir. Ama gözüken O ki, temizlemek pek O kadarda kolay olmayacak, fazlaca zaman dilimini kapsayacaktır. Bu temizlik sürecine tüm toplumsal katmanlar katılmalıdır. Sadece kirlenme TSK’de değildir. Türkiye’de birçok kurum kirlenmiştir. Bu kurumların kirlilikten arınması mevcut düzen sahiplerinin çabalarıyla olmaz. Onlar sadece kendi aralarındaki ‘’it dalaşı’’ uğraşından fazlasını yapamazlar.

Türkiye’de, emekçiler aleviler, Kürtler, demokrasi güçleri ve mevcut sistemden rahatsız olan tüm kesitlerin, demokrasi mücadelesinde yoğunlaşarak mümkün olabilir. Aksi durumda, ‘’it dalaşına’’ girmiş ve ülkedeki ganimetleri ‘’paylaşmakla’’ uğraşanlardan beklenmemelidir.

Bu nedenle diyorum ki, Türkiye halkının gücü her şeye muktedirdir. Yeterki, doğru bir önderlikle, iyi bir organize ile demokratik mevzilerin ve kazanımların korunarak genişletilip, iktidar hedefine yönelmelerini sağlanarak, harekete geçsinler.

İktidar pek uzakta değil, sadece iktidarı almaya hedeflenelim!

Bir dahaki yazımda buluşmak dileğiyle, yaşam arzuladığınız gibi olsun!

aliekber.pektas@yol.eu

Ocak 2010
 

Sample text

Sample Text

Sample Text