Social Icons

21 Aralık 2012 Cuma

Fatma ile Alirıza KORYÜREK'in Nikahı - Malatya - Fethiye


Malatya Fethiye 21 Aralık 2012
Malatya Fethiye 21 Aralık 2012
Fatma ile Alirıza KORYÜREK 21 Aralık 2012 tarihinde Fethiye Beldesi Nikah Salonunda nikahlandılar. 
Çiftlere ömür boyu mutluluklar dileriz.
Not: Çiftlerin düğünü 08 Ağustos 2012 tarihinde yapılacak.

20 Aralık 2012 Perşembe

Yusuf Aslan: KIYAMET

KIYAMET.

Milleti canından bıktırıp duran
Kopacaksa de kopsun şu kıyamet
Gürültü patırtı edip çıkaran
Kopacaksa de kopsun şu kıyamet

Bu dünyanın kötü kalpli şeriysen
Sözünde dur adam isen er isen
Kahinatı yaratan'dan öteysen
Kopacaksa de kopsun şu kıyamet

Karışma o yaratan'ın işine
Görki neler açar senin başına
Dünya milletini yorma boşuna
Kopacaksa de kopsun şu kıyamet

Bir mintanım bile yoktur dalımda
Bırakacak neyim varki arkamda
Kul Yusuf der şu ömrümün sonunda
Kopacaksa de kopsun şu kıyamet

Söz: Yusuf Aslan.
Malatya / Fethiye.
Türkiye Şairler Birliği Moderatörü & Yetkilisi.

Aliekber Pektaş:Mısır’da, anayasa referandumu

Mısır’da, anayasa referandumu!
Sevgili okuyucular,
Mısır’da, anayasa referandumu!  Mısır arab baharı sonrası, muazzam çalkantılarla karşı karşıya kalan bir ülke durumundadır. Ülkede pimli diktatör Hüsnü Mübarek’în, iktidardan alaşağı edilmesinden sonra, iktidar erkini gasp eden, Muhhamed Mursi liderkiğindeki IHVAN, Müslüman kardeşler, Mısır’ı, daha çok kaosa sürüklemişlerdir. Mursi’nin uygulamalarının, Mübarek’in uygulamalarını arattığı ve yeni bir diktatörlük arayışında olduğunu söylersek, abartmış olmayız.
Mısır’da mevcut yürürlükte var olan anayasaya göre referandum, iki aşamalı olarak yapılmaktadır. Birinci aşaması 15 aralık günü yapılmıştır. Sadece ülkenin bir bölümüne seçim sandıkları, seçmenlerin önüne getirilmiştir.
15 Aralık Cumartesi günü yapılan anayasa referandumunda, Muhalif güçlerin açıklamalarına göre, ‘çok yoğun usulsüzlüklerin‘ olduğunu ve Mübarek dönemini aratacak seçim sahtakarlıklarının yapıldğını her platfomda gündeme getirdiler.
Mısır’da, eski Mübarek rejiminin kalıntılarıyla iktidarı paylaşan ve ABD emperyalist sermaye çevrelerinin icazetini alarak iktidar koltuğunda oturan, Muhhammed Mursi, Mısır halkına düşmanca davranmaya başladı.
Eski rejimin kalıntılarıyla iktidarı paylaşan, Mursi ve Müslüman kardeşler,IHVAN halkın yükselen öfkesi karşısında kendi iktidarını koruyabilmek için, kendini anayasal olarak daha güçlü kılma çabasındadır.
Hazırlanan yeni anayasa, halka, demokratik kurumlara, demokratik kitle örgütlerine danışılmadan ve dışlayarak hazırlanmıştır. Hazırlanan ve referanduma sunulan anayasa, sadece Müslüman kardeşler, IHVAN örgütünün, ‘anayasası‘ olarak algılanmaktadır.
Bu nedenledir‘ki, anayasa referandumuna beklenen ilgi ve katılım sağlanamamıştır. 15 Aralık Cumartesi günü yapılan referandumun ilk aşamasına, katılım sadece, ‘‘AA muhabirinin Yüksek Seçim Kurulu kaynaklarından aldığı bilgiye göre referandumun ilk turunda, 25 milyon 836 bin kayıtlı seçmenden 8 milyon 176 bini sandık başına gitti.‘‘
Bu sonuçlara göre katılımın % 34 civarında oldğu görülmektedir. Katılımcıların, yine aynı kaynaklara göre,  ‘‘HAP' Hür Adalet Partisinin seçim bürosundan yapılan açıklamada, resmi olmayan sonuçlara göre halk oylamasında yüzde 56,5 'evet', yüzde 43,5 'hayır' oyu çıktığı belirtildi.‘‘
Muhalifler ise seçim sonuçlarında, HÜP’ün, yani Müslüman kardeşlerin manipülasyon yaptıklarını, seçim sonuçlarının, ‘tam tersi‘ bir orantıda olduğunu iddia etmişlerdir.
Anayasa referandumu öncesi bir çok organizasyonun, demokratik örgütlemelerin, seçimleri boykot ederceği gözönünde bulundurulduğunda, boykot ve hayır diyenlerin oranı küçüsenmeyecek oranda önem kazanmaktadır.
Bu sonuçlarla, Mısır sermaye çevreleri, Mübarek rejiminin kalıntıları ve onlarla işbirliği yapan Mursi liderliğinde Müslüman kardeşlerin işi zor.
Mısır halkı, demokrasi güçleri yeni bir sürece hazırlanmak konumundadırlar. Yarım yamalakta olsa, Mıısr sermaye çevreleri ve onların yeni temsilcisi M.Mursi, yeni anayasaya yaslanarak halka ve demokrasi güçlerine daha çok saldıracaktır.
Mısır taşların yerinden oynadığı, Mübarek ve kalıntılarının artık yaşam sansının olmadığı bir ülke olma yolunda emin adımlarla yürümektedir. Bugün iktidar koltuğunu gasp eden ve halka, emeğe, demokrasiye düşman Müslüman kardeşlerinde ayakta durmaları zorlaşmaktadır.
Mısır’da, seçim sonuçlarıyla nasıl ve ne derecede oynanırsa oynansın, yapılan bütün manipülasyonlara rağmen, Mısır demokrasi güçleri yeniden Tahrir meydanında olacaklardır. Demokrasi bayrağı Tahrir meydanında yürüyüşle bir süreçte burçlara diklecektir.
22 Aralık Cumartesi günü, 2. Aşaması yapılacak anayasa referandumunun, sonuçları ne çıkarsa, çıksın. Mısır’da, artık‚ ‘cin şişeden çıktı‘ tekrar şişeye sokmanın abesle iştikal olduğunu belirlersek abartılı olmayacaktır.
Halk, demokrasi güçleri, Mursi ve Müslüman kardeşlerin maskelerinin düştüğünü görmüşlerdir. Müslüman kardeşlerin, dini politik amaçlarına alet etmeleri, giderayak toplumun tepkisi ile karşılandığı, artık aşikardır.
Aliekber Pektaş 18.12.12



Aliekber Pektaş:Vahşetin 12. Yıldönümü

Vahşetin 12. Yıldönümü!
Sevgili okuyucular,
Vahşetin 12. Yıldönümü! 19 Aralık 2000 yılında, Türkiye tarihine kötü bir anı olarak geçen, ‘hayata dönüş’ katliamı gerçekleşti.
Cezaevlerinde, zorla tutsak alınan yüzlerce sosyalist devrimcinin, açlık gervi eylemleri, devletin katliam timleri tarafından operasyona tabii tutularak katliam yapıldı. Bu operasyon sonucu, 28 tutsak ve 2 güvenlik görevlisi yaşamını kaybetti.
Bu katliam, dönemin iktidar koltuğunda oturan yöneticileri tarafından planlı olarak yapılmıştır. Sosyalist ve devrimci tutsakları teslim almaya yönelik ve ‘kişiliksizleştirme’ amaçlı düzenlenmiş bir operasyondur.
Bu planlı katliamın sorumluları dönemim başbakanı Bülent Ecevit, Başban yardımcısı devlet bakanı, Hüsamettin Özkan, Adalet bakanı, Hikmet Sami Türk, İçişleri bakanı, Sadettin Tantan’dır.
Sosyalist ve devrimci tutsakları, ‘tabutluklar’ diyerek anılan, F tipi hücrelere koymak için vahşice yapılmış bir, ‘hayata dönüş’ adı altında korkunç bir katliamdır. Bu vahşi katliam birçok tutsağın yaralanmasını ve yaşamı boyunca çekecekleri acılarla başbaşa bırakılmaını sağlamıştır.
Bu katliam girişiminde her türlü vahşete başvuran ölüm timleri, baskın esnasında fosfor içeren bombaları dahi kullanmayı ihmal etmediler. Vahşetin boyutu okadar büyüktü’ki, bugün hala hafızalarda bu katliamın izlerine rastlanmaktadır.
Bu vahşetten ve katliamdan 12 yıl geçmesine rağmen hala sorumlulardan hesap sorulamamış olması, Türkiye Cumhuriyeti devleti için utanç verici bir durumdur. Sorumlular ellerini kollarını sallayarak toplum içinde gezmeleri, ayrı bir utanç verici durumdur.
19 Aralık 2000 yılı katliamından sorumlu olarak bir kaç tane emir kul olan rütbesiz erbaşların yargılanması ve sorumlu tutulmaları, dönemin iktidar koltuğunda oturanların ve devletin katliamı kabullendikleri anlamına gelmektedir.
10 yıldır iktidar koltuğunda oturan AKP’nin, vahşi katliamın sorumlularının üzerine gitmek yerine, dönemin sorumlularını terfi ettirerek, katliamın sessiz destekcisi olduğunu kanıtlamıştır. Dönemin Ceza ve Tevfikevleri Gene lMüdürü Hakim Ali Suat Ertosun , AKP iktidarı tarafından ödüllendirilmiştir. Ali Suat Ertosun aslında 19. Aralık, ‘hayata dönüş’ katliamının bir fiil sorumlusudur.
Yazılı basın ve görsel medya bu katliam karşısında kötü bir sınav vermişlerdir. Bazı medya grupları bu katliamı görmezden gelirken, bazılarıda katliamın, ‘övgüsünü’ manşetlerine çıkardılar.
Bir fiil olarak, dönemin basın ve medya kurumları bu operasyonun yapılması için kışkırtıcı yayınlarını yapmakla, çirkinliklerini ifade etmekten geri kalmamışlardır.
İstisnalar konumun dışındadır.
Bugün boyalı basının ve magazin medyanın, katliam konusunda, ‘timsah gözyaşları’ dökmeleri, tiksindiricidir.
Bugün yaplması gereken, sorumluların zaman aşımı gibi bahanelerin arkasına sığınmalarına imkan verilmeden, katliamın, vahşetin hesabının sorulmasıdır.
Katliama katılan ve sorumlu tüm herkez, yaşamını devam ettirmiyor olsa dahi, katliamdaki sorumluluklarından dolayı yargılanıp gereken cazayı almaları sağlanmalıdır. Dönemin birçok sorumlu askerler şu an yaşamıyor olabilirler. Bunlar katliam sorumlusu olarak yargılanmalıdırlar. Gıyabi olarakta olsa, gereken cezayı almaları sağlanmalıdır.
Dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in, gıyabi olarak yargılanması sağlanmalıdır. Katliamın ve vahşetin baş aktör, Bülent Ecevit’tir. Yine bilinmelidir’ki, 19 Aralık 1978’de Maraş katliamının’da, sorumlularından bir taneside Bülent Ecevit’tir.
Aliekber Pektaş 19.12.12







Aliekber Pektaş:34. yılında Maraş katliamı!



34. yılında Maraş katliamı!
Sevgili okuyucular,


34. yılında Maraş katliamı! 19 Aralık 1978 Cuma namazından sonra başlayan ve 24 Aralık Çarşamba gününe kadar süren bir vahşetin tarihidir. Bundan 34 yıl önce Anadolunun semalarında karabulut esintileri, Maraş’ın üzerine zifri karanlık gibi çökmüştü.
Eli kanlı, cani faşist güruh, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin’de desteği ile, Maraş’ı kana bulamış, günahsız masum insaları katletmiştir. Maraş’ta katledilenlerin tek ‘suçu’ alevi olmak ve demokrasiye, insan haklarına, sosyalist devrimci düşüncelere inanmak saygılı olmaktı.
Maraş katliamı Türkiye tarihinde vahşetin en son noktasına ulaştığı, saldırganların hayvani iştahlarının depreştiği korkunç bir katliamdır. Resmi rakamlara göre 120 civarında, yaşlı, bebe, kadın, genç, insan gibi insan yaşamdan koparıldı. Katliamın vahşeti O kadar net ve açıktı’ki  hamile bayanların  ana rahmini süngülerle parçalayarak, cenini duvarlara yapışmasını sağlayacak derecede alçakcaydı.
Yaşlı nineleri fosiptik cukuruna sokarak, ‘hayıflanacak’lardı. İnsanları kazıklara geçirerek, ‘Türk ve islami’ duygularını giderecek ve gurulanacakalardı. Vahşiliklerini kanıtlamın bir yolu olarak insanları diri diri boğazlayacaklardı.
Bütün bu ve benzeri vahşet yaşanırken, Devlet, devletin güvenlik kuvvetleri, Polis, Asker, MİT olayları izlemekle kalmayıp, bazan bu olaylarda rol alıp, katliama katılacaklardı.
Yapılan katliamın, İslam adına, Türklük adına, ‘tek bir’ naralarıyla yapılması dikkat çeken önemli bir etkendir. En önemlisi ise, Cumhuriyet tarihinde Alevilere karşı girişilen katliam ve kıyımlarda, din ve Türk olmanın, ‘gururunun’ öne çıktığını görmekteyiz.
Dönemim İçişleri bakanı ve aklı selim yöneticilerin açıklamalarına bakıldığında, katliamın planlayıcısı ve uygulayıcısı devlet içindeki bellli güçler olduğu ortaya çıkmaktadır. Devletin istihbarat örgütleri, başka ülkelerin istihbarat örgütleriyle el-ele, kontrgerilla faliyetleri doğrultusunda bir katliam organiza etmişlerdir.
Zamanın başbakanı, Bülen Ecevit’in torpitosundan çıkan, ‘gizli damgalı’ belgelere göre, bizzat devlet kurumlarının katliamın organizesinde başrol oynadıklarını görmekteyiz.
Dönemim iktidar koltuğunda oturan Ecevit hükümeti, katliam karşısında aciz kalmıştır. 1 hafta kadar devam eden katliam karşısında seyirci kalmakla, katliamın birincil derecde sorumlusudur.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, katliam sonrası yürüttüğü kampanya ile, Maraş katliamının üstünün, ‘küllenmesi’ katliamın hesabının sorulmasının önlenmesine yönelikti. Katliamın sorumlularının yargılanması yerine, ilk planda, Alevi ve sosyalist devrimci kimliğe sahip olanları yargılayarak, Maraş katliamını solcuların üzerine yıkmayı denemiştir.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin sık sık başvurduğu bir taktiktir bu yöntem. Kendi denetiminde yapılan katliam ve vahşeti, ilk planda başkalarının üzerine yıkarak, işin içinden sıyırılmayı denemektir.
Devletin bu vurdumduymazlığı karşısında, Alevi nüfusunun yüzde seksenine yakını, Maraş merkezi terketmek zorunda kaldılar.
Saldırılarda rol alan, gerici yabaz, faşist güruhun hedefleri arasında, Maraş Merkezde etkin olmaya başlayan, Alevi esnaflarından kurtulmakta vardı. Bu nedenledir’ki, saldırganlar aynı zamanda Alevi esnafların iş yerlerini de yağmalamktan geri kalmamışlardır.
Maraş, 34 yıl geçmesine rağmen hala kanayan bir yaradır. Evlerini, işyerlerini, yurtlarını arkalarında bırakarak terk eden On binler, hala Maraş merkeze dönmekte teredüt etmektedirler.
Maraş hala kanayan bir yaradır. Çünkü, katliamda rol sahibi olan devlet ve sorumluluk taşıyan devlet kurumları, katliama maruz kalanlardan bir özür dahi dilemediler.
34 yıllık zaman dilimini ‘zaman aşımı’ olarak algılamak, yeni katliamlara kapı aralamak anlamına gelmektedir. Aslında geçen zaman dilimi pekte önemli değildir. Unutmayalımki, evrensel hukukta insanlık suçları, ‘zaman aşımına’ uğramaz gerçekliği bize yol göstermektedir.
Maraş katliamı davası yeniden açılmalıdır. Katiller ve sorumlular yeniden yargılanmalıdırlar. Aksi durumda gerçeklerle yüzleşmekten kaçmak, ilerde yüzleşecek gerçek bulamaz duruma geliriz.
Hala kanayan kanadır. Çünkü, Maraş’ta Alevilerin, Maraş katliamını lanetlemek ve katliamda kaybettiklerini anmak için bir miting düzenlemek istemektedirler. Devlet, Maraş valiliği ‘güvenliği’ gerekçe göstererek, anma etkinliğini yasaklamaktadırlar.
Katliamcı zihiyetin hala devam ettiğinin bir göstergesidir. Maraş’ta yitirdiklerimizi anmayı engellemek.
Bütün bu yasak ve yok saymacı zihniyete karşı, Aleviler 23 Aralık Pazar günü, Maraş merkezde miting alanında olacaklardır.
Pektaş Aliekber 20.12.12







Mer. Aliseydi Özdemir'in Cnz. Trn.



İki gün önce, Almanya Hagen'de Hakka yürüyen merhum Aliseydi ÖZDEMİR'in naaşı, bu gün doğduğu yer olan Fethiye Beldesinde sevenlerin omuzunda ve gözyaşları içerisinde ebedi istirahatgahına uğurlandı.

 Merhuma Tanrıdan rahmet ve kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz.

 Not: Merhumu üçü dolaysıyla 23 Aralık 2012 tarihinde Fethiye Beldesi Cem Evinde ailesi bir yemek verecek.  Bu gün hava oldukça yağışlıydı. Resimleri bir elimde şemsiye, bir elimde makine şeklinde çektim. Görüntü kusurlarının sebebi budur.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Geçmiş Olsun: Cumali Güneş / Almanya - Berlin...


Rahatsızlanıp iki hafta kadar hastahanede yatan Cumali abi (GÜNEŞ)e geçmiş olsun der acil şifalar dileriz. Hastahaneden çıkalı bir hafta kadar oluyor. Telefonla konuşmadan haber yazmak istemedik.

Not: Cumali abi, sitemizin neden kapalı olduğunu sordu.  Sebep paraysa, bizim Ali geliyor, hemen göndereyim, dedi. Bu düşüncesi bizi ziyadesiyle memnun etmiştir. Teşekkür ederim Cumali abiye.

Sitemizi, başka bir firmaya taşımayı düşünüyoruz. Bu günler geçici. Şöyle yada böyle bir çözüm bulacağız. O zamana kadar, bu saydan haber yapacağız.

Bu sitemizin, yukarısında, yatay şeritte ki Sitemizle İlgili Linkler başlığını tıklarsanız, sitemiz resim albümleri bv. çok şeye ulaşırsınız.



Beldemizden Çeşitli Haberler - Malatya Fethiye


Dün hava parçalı bulutlu idi. Buna rağmen göldeki suyu buz kesmişti ayaz. Bu gün sabahtan ise tamamen kapalıydı hava. Öğlen sonu ise ince ince bir kar yağışı başladı.

Rahmetli Satı Erol’un evi yıkılıyordu. O evinde birçok anısı vardı nicelerinde. Bunu da belgelemek için birkaç resim çektik. Evin tamamının yıkılıp, 2013'te ise yeni bir yapı için temel atılması düşünülmekte.

Talep edildiğinden Cemile bacının evinden birkaç resim ekledim.


****

KAR YAĞIYOR...

Kar yağıyor buralara…
Bir kar tanesinin ortalama 16 dakikada yere düştüğünü hesapladılar…
O kadar zamanda 460 bin kişi sevişiyor…
Kar daha havada…
*
16 dakikada 4100 bebek doğuyor…
Yarısı açlık sınırında…
120’sinin ömrü yine bir kar tanesinin ömrü kadar…
30’unun annesi bebeğini doğururken öldü…
Kar yağıyor buralara…
*
McDonald’s 20 bin hamburger sattı 16 dakikada…
2.2 milyon varil petrol tüketildi…
3 tekne battı…
Asya karası, Afrika kıtasına 0.8 milimetre daha yanaştı…
500 deprem oldu…
Evi başına yıkıldı 400 kişinin…
*
Açın avuçlarınızı bir kar tanesi konsun…
O size gelene kadar, siz 28 bin 800 kilometre yol aldınız…
Dünya gittiğine göre…
Ve bu kadar zamanda 1200 şişe Moet et Chandon şampanya patlattılar barlarda…
*
16 dakikada yere ulaşıyor kar taneleri…
16 dakikada 135 bin kurşun sıkıyor namlular…
200 havan…
300 mayın patlıyor…
12 kişi bağırıyor:
“Ayaklarımı aldılar…”
Kar yağıyor buralara…
*
Bütün bunlar bir kar tanesi yere düşene kadar…
*
Güvercinler pencerelerin pervazında…
Üşümüştür serçe…
Sadece 16 dakikadır özgürlüğü kar tanelerinin…
Sadece…
16 dakika…
*
Şarkı söylüyordur belki birkaç kişi…
“Karlar düşer
Düşer düşer ağlarım…”
Belki kimisi gülüyordur…
Onu saymadılar daha…
Kaç kişi ağlıyordur kim bilir…
Kar yağıyor buralara…

***
07 Aralık 2012 - bcoskun@cumhuriyet.com.tr


Aliekber Pektaş / Fethiye’li olmak duygusu!..


Fethiye’li olmak duygusu!..

Sevgili Fethiye’liler

Fethiye’li olmak duygusu!... Fethiye’li gençler, Ober-Ramstadt Fethiye’lilerle Dayanışma Derneği’nin
düzenlediği futbol turnavası ile bizleri yeniden heyecanlandırdı.

Bugün,16 Aralık Pazar, sabah Saat’lerinde başlayan, futbol turnvası 500’e, yakın Fethiye’li ve Fethiye
dostlarının bir araya gelmeleri ve birlikte heyecanlı Saat’ler ve Dakika’lar yaşamasını sağlamıştır.

Ober-Ramstadt Fethiye’lilerle Dayanışma Derneğinin genç yöneticileri, bazan böyle güzel ve heyecan
yaratan faaliyetlere imza atıyorlar. Bu tarz faaliyetler Fethiye’li canlarımızın bir araya gelmeleri ve
birbirleriyle kaynaşmanın güzel bir örneğidir.

Fethiye’lilerin, bir Pazar günü, tatillerini feda ederek, Almanya’nın değişik kentlerinden bir araya
gelerek, Ober–Ramstadt’da, güzel ve eğlenceli bir gün geçirmeleri önemlidir.

Düşünün sadece Fethiye’li, genç ve ‘ihtiyar’ delikanlılardan oluşan, 14 takım turnava’ya katıldı.
Birbirleriyle centilmence yarıştılar. Fethiye’li ailelerden oluşan takımlar, hazırlıklıydılar.

Bütün turnava katılan takımlar, forma’ları, tişortları, takımların taraftarları ve tezehurat yapacak
taraftarlarınıda salona taşımışlardı. Hatta, taraftarların tezahurat için mızıkalarını birlikte getirmeleri
tüm herkezi heyecanlandırmıştır.

Tunuva salolunun trübinleri renge-renk flamalar la, aynı renkleri gimiş taraftarlarla doluydu. Yine bir
köşede, İMC usulü ile hazırlanmış, pastalar, tatlılar ve yemek türlerinden oluşan kokular, turnavaya
ayrı bir hava katıyırdı.

Düşünün, Şat ilhan, Hamdi İlhan, Aliseydi Katgın, (Nurten kargın) Hüseyin Öksüz, Metin Öksüz,
Fahri Öksüz, Aliekber Sevim, Kenan, Bayram Yılmaz, Kasım Yılmaz, Özpolat ve bir çok adını burada
sayamayacağım, ‘ihtiyar’ delikanlı, 18 ‘lik delikanlılarla bir salonda futbol turnavasında, top
koşturuyorlar. Tek kelimeyle helal olsun derim!....

Turnavanın birincisi, Sevim ailelerinden oluşan takım oldu. Turnavanın tek galibi ise, Fethiye’lilerdi!....

Fethiye’lilerin bu sıcak ortam içinde heyecanlanmaları, sevinmeleri, duygu yüklü anlar yaşamaları
yüzlerinden okunmaktaydı.

Ben bir Fethiye’li birey olarak, onlarla aynı heyecanı, sevinci, duygu yüklü anları birlikte yaşadım. Çok,
çok teşekürler. Bu heyecan ve duygu yüklü Saat leri ve Dakika’ları, yaşatan Fethiye’li, genç yöneticilere.
Ve emek sarf eden tüm insanlarımıza.

Evet dostlar, işte Fethiye’li olmak duygusu, Böyle bir şey!.....

16.12.12 Aliekber Pektaş

14 Aralık 2012 Cuma

Açıklama:Küçük adam mesajı, başlıklı yazımız...


Küçük adamın mesajı, başlıklı yazımız sonucunda Baran Ali Yücel'in babası İsmail Yücel, bu gün bizi aradı ve o mesajdan  haberdar olmadığını söyledi ve özür diledi.

Yani o yazımızda kullandığımız ibarede olduğu gibi "bir büyük adam" yanıtı verdi.

Aldığımız cevabı yeterli buluyor ve böylesi tevazuyu gösteren insanlardan birini görmenin, insanlık adına göğsümüz kararttığının altını çizerek belirtiriz...

Bu sebepten dolayı o haberi kaldırdık.


13 Aralık 2012 Perşembe

Aliekber Pektaş:İnancınız farklıysa, ‘yaşam hakkı’ yok!


İnancınız farklıysa, ‘yaşam hakkı’ yok!

Sevgili okuyucular,

İnancınız farklıysa, ‘yaşam hakkı’ yok! Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türkiye Büyük Milllet Meclisi
başkanlığı, fetva verdi, faklı inançlara sahipseniz, ‘yaşam hakkı’ tanınmayacaktır.

TBMM üyesi, Dersim Milletvekili Hüseyin Aygün’ün soru önergesi üzererine, TBMM başkanlık
divanından bir açıklama yapıldı. ‘’alevilik islamın bir alt yorumudur’’ TBMM çatısı altında ibadethane
olarak, ‘ Cem evine yer yok’ Alevilerde ibadetlerini, ‘Camilerde’ yapabilirler.

Alevilerin ibadethaneleri Cemevi dir, tartışmaları ile ilgili olarak, TBMM başkanlık divanıı tarafından
Anakara 6. idare mahkemesine gönderilen savunmasında, gerekçelerini anlatırken şöyle
denmektedir.

‘‘Alevi kelimesi, İslam dünyasının genelinde Ali’ye mensup, Ali’ye bağlı anlamında kullanılmaktadır.
Hz. Ali ise Hz. Muhammed’in damadı olup Hz. Muhammet’in vefatından sonra İslam halifesi olmuştur.
Bu konudaki genel esasların incelenmesinden de ortaya çıkan duruma göre Aleviliğin, müstakil bir din
olmadığı, İslam’ın bir alt yorumu olduğu anlaşılmaktadır.‘‘

Anlaşılan kendini diyanet ve hanefi islamın ideolojik silahlarıyla kuşatmış olan, TBMM başkanlık
divanın, farklı inançlara tehamülü olmadığını kanıtlamak için elinden geleni yapmaktadır. Farklı inanç
topluluklarının nasıl inanacaklarına ve nerede ibadet edeceklerine, diyanet‘ten referans alarak karar
vemektedirler.

TBMM anlaşılan sadece hanefi islam inancına ait olanları karargahı olarak görülmektedir. TBMM
başkanlık divanının, 6. İdare mahkemesine gönerdiği savunma bunun kanıtırdır.

Umarım bu gidişat, TBMM sabah mesai Saat’lerinde açılışını, islami ‘ayetlerin okunuşu‘ ile açar ve
akşamları kapanışını da, ‘ezan okuyarak‘ yaparlarsa şaşırmayın

Alevilik TBMM başkanlık divanının iddia ettiği gibi, ‘islamın bir alt yorumu‘ değildir. Alevilik binlerce
yıldır, insanlık tarihinin evrendeki yeri kadar eski ve kadim bir inanç dır. Hz Mahmmed ve Hy Ali‘yi
sahiplenmek, onların insanlığa sunmuş oldukları değerleri sahiplenmek, islam dinini peşinen
kabüllenmek anlamına gelmemektedir. Alevi inancı insan merkezli olması dolayıısı ile, yerkürede
insanlık için sunulmuş bütün olumlu değerlerin miraslarını sahiplenmektedir.

Kainatın aynasıyım
Madem ki ben bir insanım
Hakkın varlık deryasıyım
Madem ki ben bir insanım
İnsan hak'ta hak insanda
Arıyorsan bak insanda
Çok marifet var insanda
Madem ki ben bir insanım

Madem ki bizler insanız, kainat’taki yaşama ve tüm varlıklara bu dizeler le, yaklaşmak durumundayız.
Bu dizeleri kendilerine rehber edenler’le, islam dinini kendine temel alanlar arasında nasıl bir
bütünsellik kuracaksınız. İslam dini temel prensiplerinde, Tanrıyı esas almakta ve Tanrıyı tüm evrenin

denetcisi olarak görmektedir.

Alevilerle, islamı kendine rehber edinen inanç grupları arasında köklü farklılıkların varlığını
kabullenmek durumundayız. Diyanetin iddia ettiği gibi, Alevilik islam dininin, ‘alt yorumu’ değil,
Anadolu’da var olan, farklı ve kendine özgü bir inanç dır.

Bunca temenni direkler
Vız gelir çarkı felekler
Bana eğilsin melekler
Madem ki ben bir insanım
Bu dizeler, bir insanın evrene, evren de var olan bütün nesnelere hükmedebileceğinin açık kanıtıdır.
İslam dininin esaslarına göre, evrendeki tüm varlıklara, ‘sadece tanrı’ hükmedebilir. Çünkü, tanrı
kainatın ‘tek’ yaratıcısı ve sahibidir.

Alevi uluları arasında anılan Hallacı Mansur, yaratıcı, yani tanrı için, “Enel Hak" diyebimektedir. Yani
tanırıyı kendi cemalinde görebilmektedir. Tarihi koşullar gözönüne alındığında, ‘’Enel Hak’’ derken,
İnsan konuşan, dolaşan, düşünen, sevinen, gülen, üzülen, öfkelenen bir Tanrı'dır. Tanrının bütün
nitelikleri insanda, insanın bütün özellikleri Tanrı'da, evrende bir birlik, bütünlük içindedir.

Hallacı Mansur’un, sadece, ‘’Enel Hak’’ dediği için Bağdat sokakların da idam edildiği, tarihte not
olarak durmaktadır.

TBMM başkanlık divanı, Ankara 6. İdare mahkemesine gönderdiği savunmasında, Alevileri
yeniden idam sehbasına çekme çabası içerisindedir. TBMM başkanlık divanı, Alevilere,
kendilerine ‘benzeşmesini’ talep etmektedir. Bu nedenle, Alevileri Cami ve mescitlere sokma
arzusundadır.

TBMM başkanlık divanı, tarihi gerçekleri de saptırırak, her yıl düzenlenen Hace Bektaş törenlerine
atıfta bulunarak. ‘’ Her yıl Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi’nde ibadethane olarak bir caminin bulunduğu
görülecektir. Zira bu külliyede cemevi bulunmamaktadır.‘‘

Hace Bektaş dergahı Alevilerin bir anlamda kabesidir. Dergahı çevreleyen alana, Cami‘nin 1830’lı
yıllarda yapıldığı bilinmektedir. Bu tarihlerde, Başbakan R.T. Erdoğanın, ‘ecdatlarımız‘ diyerek
sahiplendiği, Sultan ll. Mahmud’un, yayınladığı fermanlarla, Aleviler yeni bir soykırıma tabi
tutuluyorlardı. Dergah alanına Cami yapılması, bu soykırımın bir devamlılığı olarak görülmüştür..

Osmanlı Sultanı Il. Mahmud döneminde, Alevileri asimile etmeye yönelik olarak yayınlanan
fermanlarda şöyle denmektedir. ‘‘Cami 11 Ocak 1827 tarihli fermanla, "Anadolu'daki bütün Bektaşi
tekkelerinin türbe mahalleri hariç bütün binalarının yıktırılmasını; eşya, emlak ve diğer gelirlerine el
konulmasını" emretmiştir.

Yukardaki alıntıda görüleceği gibi, II. Sultan Mahmud, Hece Bektaş dergahına, Cami yapılmasına
ilişkin ve gerekse, Birçok Bektaşi tekkesinin, ‘türbe malleri hariç‘ bütün binalarının yıktırılması
Camiye dönüştürülmüş ve bu camilerin başlarına da, Nakşibendi tarikatına mensup şeyhlerin
idaresine bırakılması, fermanlarını görmekteyiz. TBMM başkanlık divanı bu gerekçeleri esas
alıyorsa,diyeceğimiz bir şey yok.

Türkiye Cumhuriyeti, TBMM sadece Sunni islamın ve diyanetin referanslarıyla kendini kuşatan
ideolojik yaklaşımlarla hareket edecekse, nerde kalıyor, ‘laik‘ yapılanma.

TBMM başkanlık divanı bilmelidir‘ki, ll. Mahmut döneminde yapılan bir asimilasyon girişimidir. Alevileri

kendilerine , ‘benzeştirmek‘ isteyen, yani asimile etmek isteyen zihniyetin bir devamlılığıdır. Hace Bektaş
dergahındaki, Cami’nin varlığını gerekçe göstererek, Alevilerin ibadet yerlerinin cami ve mescit olduğunu ileri
sürmek, en hafif deyimle, fikir fukaralığıdır. Aleviler hiç bir dönem Mescit ve Cami’ye girmemiş ve ibadetlerinide
Camilerde yapmamışlardır.

Alevilerin ibadet merkezleri, Cem evleridir. Bütün inkar ve yok sayma, asimile politikasına rağmen, Aleviler Cem
evlerinde, ibadet etmeye, Cem yapmaya, Semah dönmeye devam edeceklerdir.

TBMM başkanlık divanı, farklı inançların, nerde ve nasıl ibadet edeceklerine karar vermek yerine, ‘laik‘ ve
seküler yapılanma için çaba harcamalıdırlar.

Aliekber Pektaş 12.12.12

22 Kasım 2012 Perşembe

Aliekber Pektaş: Diktatörlüğe heveslennmek


Diktatörlüğe heveslennmek!

Sevgili okuyucular,

Diktatörlüğe heveslenmek! Son yüz yılın, dikatörlerin makus talihlerini göz önünde
bulundurduğumuzda, pekte bulundukları yerlerin iyi olduğu söylenemez.

Türkiye başbakanı, R.T. Erdoğan, tarihteki diktatörlere özenmektedir. Umarım sonu, tarihteki
dikatatörler gibi olmaz.

Yakın tarihimizin diktatörleri, son yüz yıla damgalarını vurmak istemişlerdir. Ama nafile hevesleri
kursağında kalmıştır.

İtalya diktatörü Benitto Musolini, Almanya Reichtag diktatörü Adolf Hitler, İspanya Diktatörü
Francisco Franco, Uğanda diktatörü İdi Amin, Saddam Hüseyin, Muammer Gaddafi, Hüsnü Mübarek
ve daha bir çok diktatör hafızalarımızdadır. Burada bu karanlık, kirli iktidarların tarihteki konumları
bilinmektedir. Bunların ortak yanları halklarına zulüm etmek iktidarını korumak için her yola baş
vurmalarıdır. Gelinen aşamada, tarihin çöplüğündeki yerlerini almışladır.

Türkiye başbakanı R.T. Erdoğan bunlardan hangisine, ‘özen’ duymaktadır bilinmez. Ama hayra alemet
değildir.

Başbakan, Mısır’dan döndü ve ayağının tozuyla 20 Kasım 2012 de AKP grup toplantısına katıldı. Grup
toplantısında, CHP’li vekillerin, Refik Eryılmaz, Mevlüt Dudu, Hasan Akgöl ve Atila Gök’ün, geçtiğimiz
günlerde Suriye’ye giderek Gazeteci Cüneyt Ünal’lı esaretten kurtarıp getirmelerini gündemleştirdi.

Cüneyt Ünal 87 gündür Suriye’li askerlerin elinde esir olarak bulunmaktaydı. Cüneyt Ünal bir basın
mensubudur. Suriye’de mesleğini icra etmek için bulunmaktaydı. Mesleğini icra ederken, Suriye
askerlerinin alıkoyması ile yaşamının son günlerini hüçrede geçiriyordu.

İsmi geçen CHP milletvekilleri ne yaptılar? Basın mensubu olan Cüneyt Ünal’ı, esaretten kurtararak
ülkesine, ailesine kavuşturdular. Umarım başka basın mensublarıda özgürlüklerine kavuşurlar.

AKP kurmayları ve Başbakan R.T. Erdoğanı, grup toplantısında hiddetlendiren ve bir diktatör edasıyla
konuşmaya iten sebepler neydi? Kendilerinin yapamadığını, CHP’li dört Milletvekilinin yapması mı?
Yoksa, Milletvekillerinin Beşar Esad’la olan ve basına yansıyan fotografları mı? Kızmaktaydı.

Kanaatimce fotograflar bahane. Başbakanın kızgınlığı, kendi beceriksizlikleridir. Sınır komşu ülke
olan, Suriye ile hiç gereksiz yere, düşman ülke olmaktan kaynaklanan sorunların çözümsüzlüğü ve
içinden çıkılmaz hale gelmesindendir.

Her fırsatta, Suriye ve Devlet başkanı, Beşar Esad hakkında, ver yansın edersen, Beşar Esad’ta elindeki
kozları kullanır. Böylede oldu.

AKP, R.T.Erdoğan’ın, ABD ve batının taşerenloğuna soyunmasının beş para etmemesidir. R.T.
Erdoğan’ın, artık Suriye diktatörü Beşar Esad nezdinde dahi itibarı kalmamıştır.

Başbakan, ‘kızgınlıkla’ Türkiye Cumhuiyeti Devleti tarihinin kirli karanlık ilişkilerinide, ‘istemeden’
ele vermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti yöneticilerinin, faşist diktatörlere nasıl hayranlık
beslediklerini, ‘anlatmaktan’ kendini alamamıştır.

Başbakan konuşmasında, ‘’ CHP Hitler'e övgüler düzer. CHP, Mussolini'yi öven, bizzat İnönü eliyle
faşist İtalya'ya selam gönderen bir partidir.‘‘ CHP, Stalin'e yaranmak için 150 Azeri kardeşimizi
kurşuna dizileceklerini bile bile Ruslar'a teslim eden bir partidir.‘‘

Burda bir noktanın altını çizmede yarar var. Türkiye Cumhuriyet Devleti ve CHP dönemin Sovyetler
Birliğine karşı, sürekli ikiyüzlü davranmıştır.

Anlaşılan CHP’nin tarihi epey karanlık ilişkilerle doludur. Milli şef dönemi gerçekten irdelenmelidir.
Mevcut CHP geçmişin yükünü sırtına sarmak zorunda değildir. Kendi geçmişiyle hesaplaşmalıdır.
İçinden geçtiğimiz süreçte, Kemal Kılıçtaroğlu ile anılmakta olan, ‘yeni‘ CHP geçmişiyle bir şekilde
hesaplaşmalıdır. Bu hesaplaşma karşısında ayak diretenler olacaktır. Ama ayak diretmek, ‘yeni‘ CHP’e,
hiçbir şey kazandırmaz. Aksine halkın, emekçilerin, demokrasi güçlerinin nezdinde itibarı olmayan,
asker vesayetli bir parti olarak kalır. CHP geçmişiyle cesaretle hesaplaşmalıdır.

Aksi durumda, diktatörlüğe heveslenen, R.T. Erdoğanın dahi saldırı salvolarından kurtulamazsınız.

Başbakan konuşmasının devamında, ‘‘Aynı CHP, 21. yüzyılın kanlı diktatörü ile fotoğraf çektirmekten
kaçınmamıştır. Bakın diktatör Esad'ın elinden kurtulan gazeteci 3 ay hücrede kalmış, 3 ay
hapishanede battaniye üzerinde yatmış. Suriye'nin eli kanlı diktatörü, CHP'yi adeta parmağında
oynatarak Türkiye kamuoyuna mesaj gönderiyor.‘‘

Bu konuşmalar karşısında, insan şu soruyu sormadan kendini alamıyor. Esad’la Bodumda tatil yapan
ve boy boy aile hatırası resimleri çektiren, R.T. Erdoğan değildide, başkasımıydı?

Her fırsatta, ‘kardeşim Esad‘ diyerekten TV kameraları karşısında boy gösteren, R.T. Erdoğan
değilmidir?

Ortak bakanlar toplantısı organize eden, bunu ballandırarak anltan, AKP kurmayları ve hükümeti
değilmiydi?

Bu kadar pişkinlik olabilirmi. AKP ve R.T. Erdoğan toplumu, ‘abtal‘ yerine koymaktadır. Gerçekte ise,
anlaşılan kendi abtallıklarını görmemezlikten gelmeleridir.

Başbakan Suriye’de çatışmaların, ‘orada mehzebi bir savaşa gidiş var‘ diyebilmektedir. Türkiye’de her
fırsatta, mehzebler konusunda nefret suçu işleyerek ayrımcılığı körükleyenin başbakanın olduğunu
bilmeyen varmıdır. Kendi işlediği suçu başkasına, ‘atarken‘ gerçekten çok çirkin bir davranışta
bulunmaktadır. Bırakalım Suriye’de, ‘mehzebi savaşa gidişi‘ ülkemizde sürekli olarak farklı inanç ve
mehzebleri, ‘aşağılayan‘ bir başbakana yakışmayacak söylemlerde bulunan kim? Yerkürede birbaşka
ülkede böyle bir başbakanın olduğunu düşünmek dahi istemiyoruz.

Yazımın başlığından’da, anlaşılacağı gibi başbakan konuşmalarını ve beyanatlarını bir diktatör
havasıyla yapmaktadır. Aslında başbakan R.T. Erdoağn tarihteki benzerlerine özenmektedir.

Son AKP grup konuşması, bu konuda epey bir yol aldığını göstermektedir. Artık ülke gündemi ile
alakası olmayan, Osmanlının tarihi geçmişi ile kendini ifade etme arzusu diktatörlüğe özentiden
kaynaklanmaktadır.

Ama unutmayalımki, diktatörlerin sonu hiçte hayırlı olmamıştır.

Aliekber Pektaş 21.11.2012

20 Kasım 2012 Salı

Hasta iken halımızı soranlara selam olsun…



19 Kasım 2012 Pazartesi

Sitemiz Açıldı: Haberiniz Var mı?


16 Kasım 2012 Cuma

Park Çalışması... Malatya Fetiye



Beldemizin Cumhuriyet Mahallesi, eski yer adı kerpiçlik olan mevkiide belediyemiz bir park ve düğünde yapılacak komple bir tesis yapmakta. Parkta hem çocuklar için kaydıraklar, salıncak olacak hemde büyükler için spor aletli ve dinlenilmesi için çardaklar olacak. Bu alanın etrafı beton duvarlar ile kaplandı. Aşağı, okul yönündeki bir noktaya bay ve bayanlar için büyük WC. ve yukarısına bir sahne zemini ve kafeterya vb. amaçlar için kullanılacak bir yapı çalışması devam etmekte. Uygun bir yerine fıskiyeli bir havuz ve bu parkla uyumlu şekillerde olacak ağaç ve çiçeklendirme yapılacak.

Hürriyet mahallesinde ise baba adları "Kalenderin İhsan" olarak bilinen, bahsi geçen ailenin çocuklarından Yusuf abi ( İLHAN) belediyemize gelerek, iki yıl kadar önce kendilerine ait olan arsayı üzerine park yapılmak şartıyla bağışlamıştı. Bu arsanın yerine yukarıdaki resimde görüldüğü gibi bir park yapılmakta. Yusuf abiye ve Kalender'e bu hususta teşekkür ederiz.

Parklar ilkbaharda bittiğinde özel çekim yapıp bu albümlere ilave edeceğiz.




Aşağıdaki resmi görünce, insanın Tanrı nelere kadir? diye sorası geliyor. Bir gün önceki yağmur da Mehmet abi başına 5 metrelik laylonu geçirip şemsiye ediyor, bir gün sonra ise güneşli havanı tadını çıkarıyor.

Hayatımızda da durum böyle, her gecenin bir şafağı var...





Aliekber Pektaş / İdam, Kürt’lere karşı bir santajmı


İdam, Kürt’lere karşı bir santajmı?

Sevgili okuyucular,

İdam, Kürt’lere karşı bir santajmı? Son günlerde AKP ve başbakan R.T. Erdoğan, idam sakızını bolca
çiğneye durmaktadır.

Kürt gençleri, ülkenin bir çok alanında, Türkiye Cumhuriyetinin ve AKP iktidarının uyguladığı faşizmi,
bedenlerini ölüme yatırarak protesto etmektedirler.

Ülkenin istisnasız tüm ceza evlerinde, Kürt kökenli tutuklu ve hükümlülerin başlatmış olduğu, açlık
grevleri artık ölüm orucuna dönüşmüştür. AKP iktidarı ve başbakan R.T. Erdoğan, açlık grevinde
bulunan, tutuklu ve hükümlü eylemcilere karşı sürekli olarak santaj yapmaktadır.

Açlık grevinde olanların, ‘şov’ yaptıklarını, aslında, ‘kuzu kebabı’ yedikleri ve devlete, ‘santaj’
yaptıklarını sık, sık tekrarlamaktadır.

Başbakanın son dönemlerde alışkanlık edindiği bir vaka vardır. AKP, başbakan R.T. Erdoğan, kim’ki,
demokratik yollardan haklarını talep etse, hak talebinde bulunanlara karşı sürekli olarak santaj
silahını kullanmaktadır.

İşçiler, emekçiler, sendikalar bir hak talebinde mi, bulundu. AKP, başbakan R.T. Erdoğan bir vesile ile,
işçilere, emekçilere veya onların örgütsel gücü olan sendikalara karşı, bir santaj’da, bulunma yolunu
tercih etmektedir.

Aleviler Cem evleri ve yasal hakları konusunda bir talepte bulunsa. Bu talepler karşısın da, sanki bu
üleknin başbakanı değilde, sadece kendini seçenlerin başbakanı edasıyla, karşı girişimde bulunarak,
santaj yapmaktadır. Sunni damarı tutmaktadır.

Aynı başbakan, AKP, Avrupa ülkelerinde, gezilere ve davetlere gittiklerinde, ‘demokrat’ geçinmekte
ve nerdeyse, bulundukları ülkelere, ‘ders’ vermeye kalkıyorlar. Dışarda, ‘demokrat’ içerde faşizmi
uyguluyorlar.

AKP, Başbakan R.T. Erdoğan, idam mesajlarıyla aslında, Kürt’lere, açlık grevinde bulunan, tutuklu,
hükümlülere ve dışarda bu eylemlere destek sunanlara santaj yapmaktadır.

Açlık grevlerinde ve ölüm orucuna bedenini yatıranların, taleplerine kulak vereceğine, onlara
gerekirse, ‘idam cezasını’ geri getiririm diyerek, ‘gözdağı’ vermektedir. Santaj yapmaktadır.

Santaj olarak, idam tartışmalarını’da, Kürt surununun tartışılmasın da kullanılması ve ortamı germesi
kabul edilir bir davranış değildir. Bir başbakandan çok, bir diktatör ve kana susamış cellat gibi
davranması, Türkiye halkı tarafından tavsip edilmemektedir.

AKP kadroları iki yüzlü davranmaktadır. Başbakn, R.T. Erdoğan, Bekir Bozdağ vb. ler. İdam mesajlarını
sık sık verirken, Bülent Arınç ve çevresi, yumuşak mesajlar vererek durumu, ‘idare’ uğraşı içindedirler.

İki yüzlüdürler çünkü, başbakan R.T. Erdoğan, ‘ idam-idam’ diyerek kendini yırtnırken, Dış işleri
bakanı, Ahmet Davutoğlu, İtalya’da, köşeye sıkıştığında, ‘’başbakan aslında, Norveç’teki katliamı
vurgulamak istemiştir’’diyerek, ikiyüzlülüğünü devam ettirmektedir.

İkiyüzlü ve santajcıdırlar. Çünkü, Türkiye nin taraf olduğu, uluslararası ve Avrupa konseyi
müntesabatları idam’ı, yasakalamaktadır. Türkiye nin kendi iç hukuku’da, idam yasalarını ön
görmemektedir. Bütün bunlara rağmen, idam cazasından söz etmek, demokrasi güçlerine karşı santaj
olmaktan ileri gitmemektedir.

Bir taraftan, Avrupa ile bütünleşmekten sık-sık bahs edeceksin, bir taraftan da, ‘idam cezasını’ geri
getiririm, düyerekten santaj yapacaksın. Yemezler baylar.

İdam tartışmasının eksenine, PKK lideri, Abdullah Öcalan’nın, idam edilmesini koymak biraz
toplumla dalga geçmek anlamına gelmektedir. Türkiye’de, AKP ve yandaşları tekrar idam’la ilgili
düzenlemelerde bulunsalar dahi, geriye yönelik olarak, bir yasanın işletilemeyeceği, hukukçular
tarafından sık sık vurgulanmaktadır. Öyleyse buda bir santaj’dır.

Kısacası, açlık grevleri karşısında köşeye sıkışan, AKP iktidarı ve başbakan, R.T. Erdoğan, santaj
yapmayı yeğlemektedir.

Açlık grevinde bulunanların talepleri, haklı ve demokratik taleplerdir. AKP ve R.T. Erdoğan’ın, bütün
santajlarına rağmeni kazanacak olan, demokratik yollardan haklarını talep edenler, olacaklardır.

Ana dilde savunma, ana dilde eğitim hakkı ve cezaevlerinde tecritin son bulması, gayet doğal
demokratik haklardır.

Kazanacak olan, haksızlığa, hukuksuzluğa karşı, bedenlerini hiçe sayarak ölüme yatıranlardır!

Kaybedecek olan, AKP ve R.T. Erdoğan’ın, santajcılıkları ve ikiyüzlülükleridir!

Aliekber Pektaş 14.11.12

14 Kasım 2012 Çarşamba

Aliekber Pektaş : Devlet katliamlarını gizleyemiyor


Devlet katliamlarını gizleyemiyor!

Sevgili okuyucular,

Devlet katliamlarını gizleyemiyor! Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, bir çok katliamdaki payını artık,
gizleyemediği ve hasıraltı edemediğini gözlemlemektedeyiz. Devlet içinde organize olmuş katiller
ve katillerin giriştikleri, sözüm ona, ‘faili meçhul‘ aslında faili devlet, katliamlar tek-tek ortaya
çıkmaktadır.

Bir dönemim katliamlarında yer almış olan ve devlet adına katliamları organize etmekte kendini
yetkili kılan bir katilin suçunu itiraf eden belgeleri basına yansıdı.

12 Eylül kasabı Kenan Evren’in, özel dosyaları arasında bulunduğu iddia edilen belgeye göre, 1970’li
yıllarda, Malatya ve çevresinde Alevi ve devrimci demokrat güç ve bireylerin katledilmesinde
üstlendiği katliamlar anlatılmaktadır.

Türkiye’de, bu ve benzeri katillerden bolca bulunduğu bilinmektedir. Bu pimli katil kendi yaptıklarıyla
yeterince övünebilmektedir. Kendi deyimi ile, Amerikan maşası katil, atası Yavuz’danda, feyiz aldığını
açıklamaktan geri kalmaktadır.

Bu ve benzeri katillerin, bir özelliği vardır. Katiller ellerinde bulundurdukları güçlerini
kaybettiklerinde, dar’a düştüklerinde, herşeyi inkar etmek yolunu seçmektedirler. Güçlü olduklarında,
halka zulüm etmekten çekinmeyen bu katiller sürüsünün, dar’a, düştüklerinde, ne kadar
zavallılaştıklarını ve kendi varlıklarını dahi inkar yolunu seçtikleri bilinmektedir.

Katil sürülerinin, ‘hatırlamıyorum‘ ‘bilmiyorum‘ ‘hafızamı kaybettim‘ açıklamaları, bunların ‘güçlü‘
olduklarını zannettikleri dönemlerde, ne kadar’da, kağırttan kaplan olduklarının bir göstergesidir.

Pimli katil, Refet Küçüktiryaki’ninde, baş vurduğu taktik aynıdır. Pimli katil aslında bir zavallıdır.
Kendini savunamayacak kadar acizdir. Çünkü ağababalarının kendisine sağladığı güç, elinden gitmiştir.
Ağababaları bu gibi katillere, işleri bitttiğinde, ‘sokak köpeği‘ muamelesi yapmaktadırlar.

Refet Küçüktiryaki, elinde bulundurduğu, ‘güce‘ güvenerek, ‘kızılbaş alevilere‘ hoyratça davrandığı
itiraf eden, ‘övünme‘ belgesini ağababalarına sunar.

Vatan Gazetesin‘de yayınlanan belgeye göre; ‘‘Beni Emniyet Genel Müdürü yapan, Başbakan Süleyman

Demirel değildir. Ben, beni keşfeden Amerikan Hükümetinin Ankara temsilcilerince tavsiye üzerine bu göreve

atandım‘‘

Katilin kendi itirafında, emperyalist sermaye çevrelerince göreve getirilfdiğini ve kendisine güvence olarakta,‚‘ABD‘
eperyalizmini göstermektedir.

Devamla; ‘‘Türkiye’de ilk defa resmi olarak Alevi-Kızılbaş soykırımını devlet adına başlatan benim. 1976
yılının Ocak ayında Malatya Beylerderesi olayından sonra, Malatya il merkezindeki 40 bin Alevi Kızılbaş’a kan
kusturdum.‘‘

Katilin itirafı O’kadar, ‘cüretkar ki‘ Malatya Beyler deresinde, hiç bir günahı olmayan devrimci gençler, Yusuf Ziya
Güneş, İlker Akman ve Hasan Basri Temizalp, 26 0cak 1976 yılında hunharca katledilmişlerdi.

Suçları, sadece devrimci olmak, halklarına saygı duymak, emekten yana omak, sömürü ve talancı düzene karşı
olmak. Bu gençlerin, Refet Küçüktiryaki ve ağababaları tarafından katledilmeleri için yeterliydi.

Pimli katil suçlarını itiraf devam ediyor; ‘‘Yavuz Sultan Selim’den sonra en büyük Alevi Kızılbaş düşmanı benim,
bunu ispat ettim ve ispat etmeye de devam edeceğim. Ben, Beylerderesi olayları sırasında yanımda Malatya
İl Jandarma Komutanı Albay olduğu hâlde ‘Malatya’daki tüm Alevi-Kızılbaş köyleri ortadan kaldırılmalı’ dedim.
Benim sözlerimi Mayıs 76 tarihli Halkın Kurtuluşu adlı dergi yazdı‘‘

Katil, atası olan Yavuy Selim’in, Kızılbaş Alevilere olan düşmanlığını devam ettirmekte kararlı ve öylede
davranıyor. Katil atası olan, bir diğer katil Yavuz Selim’i, aratmayacak davranışlarda bulunduğunu itiraf etmekten
çekinmemektedir.

Katil katliamların da, yanlız değil; ‘‘Şu anda Emniyet Genel Müdürüyüm. 76 yılında ben Malatya’da Valiyken
Malatya Emniyet Müdürü olan - ki o da en az benim kadar Alevi-Kızılbaş kasabıdır- Abdülkadir Aksu’yu yardımcım
yaptım. Ankara’da Alevi-Kızılbaşların oturduğu “Kurtarılmış Bölge” adlı semtlere kan kusturan Reşat Akkaya’yı
Ankara Emniyet Müdürü yapan benim. Sıkıyönetim Komutanının emriyle görevden alındı. Zannedilmesin ki,
pasifize oldu, gölgede kalarak gerçek Ankara Emniyet Müdürü yine o olacaktır‘‘

Katil, katliam ve düşmanlıklarında anlaşılan yanlız değil, bir dönemin Vali, İçişleri bakanı, emniyet müdürü ve
bugün hala AKP milletvekil, Abdulkadir Aksu, katille birlikte hareket edip, kinlerini kusmaktadırlar.

AKP’nin Kızılbaş Alevilere ve devrimci demokratlara düşmanlığının nedenelerini daha iyi anlamamız için.katillerin
işbirliği yaptıklarını gözlemlemekteyiz. Birbirlerini ödüllendirmek için, ‘kasap‘ oldukalrının itirafınıda eksik
etmemişler.

Katil, ‘güç‘ gösterisinde bulunmaktadır. ‘‘: Beni hiçbir kuvvet yerimden söküp atamaz, ne Başbakan ne
Cumhurbaşkanı ne de bir başkası. 1981 seçimlerinde Adalet Partisi’nden Malatya milletvekili adayıyım. Beni silah
kaçakçılığıyla suçlayanlara şunu söylemek isterim ki; Ben, Bulgaristan üzerinden gelen komünist silahlarla Alevi
kasaplığı yürütmüş adamım.‘‘

Katillerin ellerinde, ‘güç‘ olduğunda, ‘arslan‘ kesildiklerini gözlemlemekteyiz. Iktidar erkini arkasına alan katiller
sürüsü, kendilerini, ataları Yavuz Selim kadar, ‘güçlü‘ hissetmektedir. Ama tarihe katil olarak geçecekelrini, tarihin
çöplüğünde yer alacaklarını unutmaktadırlar.

Katillerin, ‘‘vatan millet sakarya‘‘ nutuklarının, aslında yeşil ABD dolarının arkalarındaki güç olduğunu iyi
kavramalıyız. Bunlar, ‘vatan‘ sevgisi olarak, her türden kirli ilişkilerin, uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı vb.
Olarak algılanmaktadır.bulgarla olan ilişkileri bunun açık kanıtıdır.

Katiller ellerindeki gücü kaybedince, inkar ve tavuk gibi sinmeyi tercih etmektedirler; ‘‘Komisyon Başkanı Nimet
Baş, “Kenan Evren’in resmi arşivinde tutulan Cumhurbaşkanlığı belgelerinden okuyorum” diyerek açıklama
yapmasını istediği Küçüktiryaki, imzalı mektubu, “Haberim yok, bu mektup benim değil. Ben Eskişehirliyim.
Eskişehir’de böyle şey yoktur. Alevi-Sünni hikayesi yoktur” diyerek reddetti. Baş komisyon üyelerine, sözkonusu
mektubun, 1979 yılında bir senatörün odasında yapılan arada sonucu elde edilmiş bir belge olduğu bilgisini iletti‘‘

Görüldüğü gibi katil, 1970 yıllarda olduğu gibi ‘güçlü‘ değil. Ağababalarıda sahip çıkmıyor. Yaptıklarını inkar
ediyor, çamura yatıyor. Ne hikmetse, tıpkı kendinden önceki katiller gibi, hiçbirşey hatırlamıyor. Mesala Ankara
emniyetinde, işkence ile ünlenmiş, bir bölüm olarak görev yapan, DAL’ın, ne olduğunu,‚‘bilmiyormuş‘?

Korkunun ecele faydası yok diyen bir halk sözü vardır. Bu halk, bu katilin ve katillerin yakasını bırakmayacaktır.

Katil devlet himayesinde; “Türkiye’de ilk defa resmi olarak Alevi-Kızılbaş soykırımını devlet adına başlatan benim.
1976 yılının Ocak ayında Malatya Beylerderesi olayından sonra, Malatya il merkezindeki 40 bin Alevi Kızılbaş’a
kan kusturdum.‘‘

Hep söylediğimiz ve yazdığımız bir gerçek vardır. Katliamlar devlet tarafından planlanıp, organize edilmektedir.
Bu nedenle katliamın düzenlenemsinde, organize edilmesinde rol alanlar, devlet tarafından, kollanıp
korunmaktadır. Bu olayda’da, gerçekler gün ışığı kadar net görünmektedir.

Gerek Osmanlı ve gerekse de, Cumhuriyet tarihi boyunca, Kızılbaş Alevi katliamlarında, devlet eli, maşalarını
kullanarak yapılmıştır.

Öyleki, katiller yaptıklarını gizleme gereğini dahi duymuyorlar. Bu nedenledir ki, katillerin yazdıkları, katliam
raporları, devlet başkanlarının kasalarında ve başbakanların gizli kasalarında muhafaza edilmektedir.

Maraş katliamının belge ve raporlarıda, dönemin başbakanı, Bülent Ecevit’in, kasasından çıkmıştır. Bu bir gerçeği
aydınlatmaktadır. Devlet, Kızılbaş Alevi ve devrimci demokratların katliamında baş aktördür.

Pektaş Aliekber

13.11.12

Malatya Fethiye Haritası - Google'den...


Daha Büyük Görüntüle

13 Kasım 2012 Salı

Aliekber Pektaş - Ulus devlet ve devletin bütünlüğü


Ulus devlet’ ve ‘devletin bütünlüğü’!

Sevgili okuyucular,

‘Ulus devlet’ ve ‘devletin bütünlüğü’! Son günlerin en aktuel tartışmlarından olan, ‘ulus devlet’ nedir? ‘Devletin  bütütnlüğü’ Neden son günlerde tartışmanın merkezinde yer almaktadır.
Mevcut Türkiye Cumhuriyeti devletinin yapılanması, sistemin kendi varlığını tartışır duruma getirdiğinden, ‘ulus devlet’ yapılanması artık toplum nezdinde yıpranmakta ve tartışılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, artık kendi varlığını Türk etnik kökenli devlet yapılanmasını esas alarak ayakta tutması, olası değildir.
Bu nedenle, Türk etnik kökeni üzerine yapılanan Türk, ‘ ulus devleti’ politikası iflas etmiştir. Bu iflası görmek istemeyenlerin, ‘ulus devlet’ ‘ulusal bütünlük’ gibi söylemleri son çırpınışlarıdır.
 Aslında bu çırpınışların, kendilerini bu devletin çürümüş ve kokuşmuş yanlarını sahiplendiklerini kavramaktan uzaktırlar. Bu tarz algılamaları etnik kökenli devletlerin günümüzde yaşamasının zor olduğunu kavramaya karşı,  bir kesimin çırpınışları olarak görmek durumundyız.
Kendine, Profesor, Dr, Siyaset Bilimci ve Sosyolog olduğunu , ‘iddia’ eden bir çok kelli, felli insanlar, yüzleri kızarmadan, uluslar arası litaratürde yer alan ulus kavramınıda ters yüz ederek, Türk Devletinin ırkçı yaklaışımını,’aklama’ uğraşı içindedirler. Bu davranış içinde olan insanların, adlarının önüne takılan titillerinin, Profesor, Dr. Bilim Adamı  sıfatları sorgulanması gerekmektedir. Topluma, adlarının önüne aldıkalrı titillerini kullanarak, ‘bilim adamı’ sifatıyla, yalan yanlış bilgileri sunmaları, bir O’kadar’da, ürkücüdür.
Peki öyleyse, nedir bu ‘ulus devlet’ neden Anadalu coğrafyasında yaşayan, farklı dilleri, farklı kütürleri, farklı ruhi şekillenmeleri, farklı ikisadi şekillenmeler ve farklı folklorik objelere sahip olan, insan topluluklarına, neden topluca, ‘türk ulusu’ denmektedir.  
Gerçekten, Anadolu coğrafyasında yaşayan değişik etnik kökenli topluluklar ‘Türk’dür?  
Anadolu coğrafyasında, 15 milyonu aşkın Kürt ulusu, nasıl olurda bir başka ulusun içinde ifade edeceksiniz. Bu yetmiyormuş gibi, anadolu coğrafyasında yaşayan milyonlarla ifade edilen, çeşitli milliyetlerden azınlıkları bir çırpıda yok sayacaksın ve herkesi, ‘Türk’ yapacaksın. Böyle bir bilim veya bilim adamlığı olurmu?
Türkiye Cumhuriyeti Devletine hakim olan sermaye çeverelerinin, resmi tarihini, ‘allayıp pullayıp’ topluma sunmak, bilim adamlığı ile bapdaşmaz.
Bilim, şu veya bu devletin, resmi tarihi ile açıklanamaz. Bilim, bilimsel verileri, uluslar arası kabül görmüş verileri  evrensel beyanları esas alarak topluma sunulmalıdır.
Bir toplumu, bir ulusu ve O’ulusu var eden nedeneleri, yoksayarak bilimsellik olmaz. Bu olsa olsa, bilim adına yapılan, işgüzarlıktır.
Uluslar arası litaratürde, ulus kavramı, aynı topraklar üzerinde yaşamak, aynı dili paylaşmak, ortak bir iktisadi yapıya sahip olmak, aynı kültürel yapılanma içinde, ruhi şekillenmeleri ve folklorik yapılanmaya sahip olan topluluklara, ulus, millet veya nation denir.
Türkiye Cumhuriyeti coğrafyasında yaşayan, birden fazla ulus ve ulusal azınlıklar mevcuttur. Farklı dillere, aynı toraklar üzerinde bir arada yaşayan, ortak bir iktisadi ilişkiler içinde bulunan, birbrinden  farklı kültürel yapılanmaya sahip uluslar vardır.
Bunlar, Türkler, Kürtler ve yukarda uluslar arası litaratürde yer alan özelliklerin bir kısmını zamanla kaybetmiş ulusal azınlıklar varlığını hala korumaktadırlar. Ermeniler, Yahudiler, Lazlar, Rumlar, Ezidier, Süryaniler vb. Ulusal azınlıklar, bütün asimilasyon politikalarına rağmen, varlıklarını korumaktadırlar.
Anadolu coğrafyası açısından bir zenginlik olarak kabul edilen, bu gerçekliğimizi, ‘ulusal devlet’ adına yoksayanların, bilim adına konuşmaya hakları yoktur.
‘ulus devlet’ herkezi, ‘Türk ulusu’ içinde ifade etme gibi, bilimsel olmayan veriler, aslında farklılıkları asimile etme politikasının kendisidir.
Şu gereçeği kabüllenmek, Türk milliyetçileri açısından acıda olsa, zorunluluktur. Kürtler yulkarda saydığımız kriterlere sahip, farklı bir ulustur. Bu nedenlede, Kürtlerin hakları teslim edilmelidir. Bin yıla yakın bir zamandır, bir arada yaşayan ve Türk, Kürt ve azınlıklara sahip milliyetlerin bir arada barıış içinde yaşamalarını, sürekliliğini kılmalarının biricik yolu, her ulus ve azınlıkların özgürce kendini ifade etmesinden geçmektedir.
Coğrafyamızda yaşayan toplulukların kendi dillerini konuşmasını ve eğitim almasını, ‘ulsal bütünlüğe’ darbe olarak algılayanların iki yüzlülüğünü görmek durumundayız.
Balkanlar ve batı avrupa ülkelerinde yaşayan Türklerin, ‘ana dilde’ eğitim görmelerini savunan, ama kendi ülkelerinde buna karşı duranların samimiyetine nasıl inanabiliriz.
‘Ulus devlet’ ‘ulusal bütünlük’ ülkemizde sermayenin çıkarlarının kar topu gibi yuvarlanarak büyümesi doğrultusunda manüpilasyon aracı olarak kullanılmaktadır.
Ülkenin yeraltı yerüstü zenginlik kaynaklarını çok uluslu şirketlere pazarlarken, ‘ulusal bütünlük’  ‘ulusal çıkarlar’ akkıllarına dahi gelmemektedir. Ülkemizde yaşayan farklı ulus ve ulusal azınlıkların doğal çıkarlarına gelince, arslan kesilmelerini anlamak güç olsa gerek.
Bu nedenle, ‘ulusal devlet’ ve ‘ulusal bütünlük’ şartlanmalarıyla hareket eden çevrelerin, ‘milliyetçi’ duygularla, toplumu yönlendirme çabaları, aslında ülke bütünlüğüne daha çok zarar vermektedir.
Demokratik ülkelerde, ülke coğrafyasında yaşayan, uluslar ve azınlıkların haklarının verilmesi,  toplumsal huzur ve barış içinde bir arada yaşamanın olmaz, olmazlarındandır.
Bölücülük, ayrımcılık, toplumda farklılıkları inkar eden ve yoksaymanın kendisinden kaynaklanmaktadır. Toplumda, farklı etnik kökenlere, farklı inançlara dengeli yaklaşmamak, ve aralarında ayırımcılık yapmak, ‘ayrışmayı ve bölünmeyi’ körükler.
Ülke bütünlüğü ve ülkede yaşayan toplumun bir arada yaşaması arzulanıyorsa, ülke coğrafyamızda yaşayan tüm ulus ve azınlıkların hakları teslim edilmelidir!
Aliekber Pektaş
12.11.12

11 Kasım 2012 Pazar

Malatya Fethiye'de YAĞMUR -11,11,2012




Geçen gece başlayan yağmur, bu gün saat: 16,00 sıralarına kadar yağdı. Yağmur kuvvetliydi ve ekinler için acil olarak yapması dileniyordu.

10 Kasım 2012 Cumartesi

Ata'yı Saygıyla Anıyoruz. - Malatya Fehiye

Ata'yı Saygıyla Anıyoruz.

Mer. Ali DAĞDEVİREN'in Yirmisi...




Geçen ay hakka yürüyen merhum Ali DAĞDEVİREN'in vefatinden sonraki yirminci olması dolaysıyla, bu gün saat 12,00'de ailesi rahmetlinin anısına komşulara bir yemek verdi ve imama Kur-nı Kerim okuttu.
Merhuma Tanrıdan rahmet ve kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz.

8 Kasım 2012 Perşembe

Duyuru: Belediye Başkanı Habib YÜCEL’in Çimento Fabrikası Hakkındaki Mesajı…



 
04 Kasım 2012 tarihi Pazar günü Malatya Valisi Sayın Vasfi ŞAHİN, belediyemizi ziyaret etti. Beraberinde Yazıhan Belediye Başkanı Ali KAYA, İl Genel Meclis Üyemiz Vahap ALTUNOK’ta vardı. Sohbet sırasında söz, malum olan Çimento Fabrikası çalışmasına geldi.
 

Bu hususta konuşan Vali Sayın Vasfi ŞAHİN: “Yörenin tarımına ve insan sağlığına zarar verecekse bu Çimento Fabrikası çalışması, ben buna kesinlikle izin vermem,” dedi. 

Bunun üzerine bende aynı görüşte olduğumu belirterek yöremizin tarımı ve beldemiz insanının sağlığı her şeyin üstündedir dedim ve böyle bir zarar olasılığı varsa ve benimde buna karşı koyabilme yetkim varsa, bütün gücümle bende böyle bir fabrikanın yapılmasına karşı olduğumu ve engel olacağımı söyledim.

    •  

  • Bu konuşmalara Malatya Valisi Sayın Vasfi ŞAHİN ve mahiyetindekiler ile Yazıhan Belediye Başkanı Ali KAYA ile İl Genel Meclis Üyemiz Vahap ALTUNOK’ta şahittir.
     
    Bu memlekette bir karış toprağı olmayanlar konuşurken yüzlerce dönüm arazisi ve ailesi, hısım akrabası olan, bunlar olmasa dahi bu memleketin tarımı ve insanının sağlığını her şeyin üzerinde tutan ben mi Fethiye ve Fethiyeliyi savunmayacağım? Oysaki ben bu beldenin Belediye Başkanıyım. Bu beldenin yalnızca insanına değil bir tek çakıl taşına zarar verecek olan karşısında beni bulur! Bu böyle biline…

    •  

  • Habib YÜCEL
    Belediye Başkanı
     
     
    Not: 11 Kasım 2012 tarihi Pazar günü Malatya Valisi Sayın Vasfi ŞAHİN, belediyemizi ziyaret etti. Pazar günü olması dolaysıyla çalıştığımdan, Malatya Valisi Sayın Vasfi ŞAHİN’in geleceğini önceden bilmediğimden toz toprak içerisinde olduğum ve giyimimde müsait olmadığından, bu ziyaretle ilgili olarak içeriye girip resim çekemedim.(a.s.)

    28 Ekimde Kalklık mevkiinde, olası Çimento fabrikasının kurulacağı yerden çektiğimiz resim albümü ve iki adet videoyu izlemek için yukarıdaki resim linkini tıklayınız.

     

    Sample text

    Sample Text

    Sample Text