Social Icons

21 Nisan 2012 Cumartesi

Kirvecelik Ve Sünnet: Sevim Ile Çalışkanoğlu Aileleri…


Bu gün Almanya’da Aliseydi Çalışkanoğlu ile Meliha Yücel’in torunu, Sedat Çalışkanoğlunun oğlu sünnet oldu ve bir peygamber lokması döküldü. Kirve Menderes oğlu Cengiz SEVİM.
Çalışkanoğlu ile Sevim aileleleri arasındaki bu kirveceliğin hayırlara vesile ve daim olmasını, sünnet olan çoğuğa ise ailesi ve sevenleri ile geçireceği mutlu bir hayat dileriz.

20 Nisan 2012 Cuma

Fethiye’de Hava Durumu – 19.04.2012



Yukarıdaki görüntü 19.04.2012 tarihi saat 19,00 civarında çekildi.

Duyuru:Seyit Çağlar…


Seyit Caglar
20/04/2012, 8:26 am
Bu siteyi bize acan,Aliseydi Sevime ne söylersek azdir.Bu bir nimet olarak düsünüyorum.Bunuda en icten duygularla söylüyorum.Nedenmi?Gönül hizmeti.Hic bir cikar gözetlemeden,bunu yapabilmek,kolay emmek harcayarak,zaman ve maddi manevi kendinden feda ederek yapiyor.Tabiiki bunu yaparak,baskalarini mutlu ederek mutlu,oluyor.Belkide en güzel makbul iyilik gibi,birsey beklemeden kamu hizmeti.Topluma örnek oluyor,.Düsüncelerini.duygularini, bildiklerini bizlerle paylasiyor,bizim düsüncelerimize,kendimizi ifade etmemize yardimci,oluyor.Ben inaniyorum,bilgisayarini ilk acan FETHIYE’DE ne haber var,diye tusluyor.Bu cok önemli,Neden?O köy bizim köy,gitmeskte,gelmesekte,dogdugumuz,cocuklumuzun gectiyi,hälä orda yasayan insanlarimi,var.Lafin kisasi,bu site daiim acik kalsin.Buna biz sahip cikmamiz,lazim.Dernek yöneticilerin,belediye baskaninin,vatandaslarinin,sanatcilaimizin,vatandaslarin el birliyle gönül adaminin manevi olarak desdeklerini esirgemeleri gerekli.
Zaten o insanin,maddi bekentisi yok,yanlizca,desdekleimizi bekliyor.kanimca.Hatirlatmadan gecemiyecem FOTOGRAF MAKINESINE KATKI SUNMAK ISTEYEN OBER RAMSTADT disinda,yasiyan FETHIYELI vatandaslar,YUSUF ALTUN VE BANA veyya Kasim YILMAZ’A DERNENEYE gönderbilirler 28.4.2012′de OBER RAMSTADT FETHIYELI’ler genleksel gecesine kadar kanpanya devam ediyor,gönderebilirsiniz veya verebilirsiniz.hosca kalin.

Hepimizin 28 Şubat’ı Ve Ergenekon’u Var…


Hepimizin 28 Şubat’ı ve Ergenekon’u var…
28 Şubat 1997… Bir kesim, diğer(onlarca öteki) kesime balans ayarı verdi. Bu ayar “bin yıl sürecek” dendi. 28 Şubat’ta verilen balans ayarı bin yıl sürmedi. 28 Şubatta balans ayarı verenlere şimdi (diğer taraf) balans ayarı veriyor.
Girmek istediğimiz Avrupa Birliği, tanzimattan beri üyesi olmak istediğimizi topluluk ve muasır medeniyetin zirvesinin yaşandığı model olan Avrupa’da bu balans ayarları 1950’ler de bırakıldı. Son olarak İspanya ve Yunanistan 30 kadar önce bıraktı bu tür ayar işini.
1980 Öncesinde derin devletin yanında her parti, dernek, fraksiyon diğerine zorla balans ayarı veriyordu. Sonra 1980’de ordu verdi bütün diğerlerine, sonrada, iktidarı eline geçiren her kesim diğerine balans ayarını verdi.
Bu gün için muasır medeniyetin bir tek balans ayar kriteri var: Demokrasi… Bütün kurum ve kuruluşları ile var olan ve işleyen bir demokrasi. Her kesim ayarını buradan almalı. Kimse kimseye ayar vermeye kalkışmamalı.
Cumhuriyet kurulalı beri, Kürtlere, müslümanlara, Alevilere, sağcılara, solcular… zorla ayar verilmeye çalışıldı. Herkes bir birine ayar vermeye çalıştı, kimse başarılı olamadı.
Bu gibi geri kalmış toplumlarda her “balans ayarı” girişimi: “layık, demokratik hukuk devleti” kisvesinde yapılır… Fakat hep rövanşist güdüyle ve toplum mühendisliği yapılır gerçekte. Maksat memleket, demokrasi ve hukuk değil, hakim gücün zihniyetinin, kurallarının, yaşam modelinin dikte edilmesidir.
Sistemin bütün mağdurlarına verilmeye çalışılan “balans ayarı”nın demokrasi ile alakası yok. Çünkü demokratik bir toplumda her kimlik, kültür, cinsiyet renk vb. hukuk devletinin güvencesi altındadır ve insanlar farklılara saygı ile bakarlar. Diğerinden farklı olduğunu bilir, kendi inanç ve yaşam tarzının doğruluğun
a inanır, bunu savunur ve yaşar; fakat kimseyi zorla kendine benzetmeye çalışmaz, yani balans ayarı vermeyi aklından dahi geçirmez…
Gündemin birinci maddelerinden biri olan 28 Şubat davası ise Cumhuriyet tarihi boyunca hakim olan vesayetçi sistemin yargılanması, ortadan kaldırılması davasıdır. Dorudur. Fakat tepkiseldir. Demokratik sistemlere ise bu gelgit dalgaları sonucu biraz daha yaklaşılır.
Rövanşist olmasının negatif yanı; muhalifliğin, değişimin sisteme karşılıktan çok, sistemi demokratikleştirmekten uzaklaşıp, sisteme hakim olma gibi bir risk içermesi. Mesela: 12 Eylül paşaları yargılanırken, 12 Eylül anayasası ve sistemini şekillendiren 600 kadar kanun hala uygulamakta. Sanki sorun 12 Eylül rejimini berhava etmek değilde, bu sisteme hakim olarak onu kendi hesapları doğrultusunda kullanmak gibi gözükmekte. İşte risk burada.
Bu konuda biz yazı yazmadık, bu güne kadar. Çünkü bu gün söyleyeceklerimizin benzerini hükümetin en muhafazakar kanadının temsilcisi olan bakan Cemil ÇİÇEK dahi söyledi. Yani Cemil ÇİCEK’in söyleyeceklerinin benzeri olacak bir sözü söylemek ise yalnızca ahkam kesme ve gevezelik olurdu, diye düşündük.
Dün Malatya’da idim. Kılıçtaroğlunu haklı çıkaracak bir kampanya gördüm ve videosunu çektim. Kapalı çarşının karşısına bir stant açmış olan Mazlum Der. görevlileri hoparlörden “İmam Hatiplerini Kapatan 28 Şubatçılar yargılansın, imzala…” anonsunu yapıyordu. İktidara taraf olan (eklediğimiz) gazete manşetlerine de bir bakın…

Bu gerekçeyle, bu yargılamaya itiraz edecekler hakında bir akıl yürütsek ve şu an iktidarı ve sisteme hakim olmakta olacak güçleri değiştirsek ne olurdu sonuç?
Mesela AKP yerinde, CHP olsaydı, yada Marksistler, Aleviler yada Kürtler vb. iktidara gelmişler karşısındaki ötekilerin hali nice olurdu?
Silivri’ye, Sincan’a Hukuk Devleti(?!)adına kimler girerdi. Bilmem kaçıncı Ergenekon vari tutuklamalar kimlere karşı yapılabilirdi? Kenan Paşanın ünlü bir sözü vardı:”asmayalım da besleyelim mi?” diye. Şimdi bu sözü Kenan paşa ve ekibi için söyleyenler çok değil mi? bu ülkede. Engenekon ve 28 Şubatçılar için de söyleyen yok mudur?..
İktidara, yada ötekine muhalif olmak kolaydır ve geniş taraftar bulur. Fakat demokratik hukuk devleti adına sisteme muhalif olmak ise oldukça zordur ve bunun taraftarı ise yine oldukça azdır ülkemizde.
Deniz Feneri üzerinden bir tarafa yüklenmek kolaydır ve diğer kesimden geniş taraftar bulur. Fakat 12 Eylül’e karşı olan bir marksiste 11 Eylüle kadar bu memleket için kurşun sıkanlar, 12 Eylül günü hemen silahlarını neden toprağa gömdü – marjinal oldukça küçük bir azınlık dışında? Mücadelenin teorisi değişti diyenlere ben rastlamadım. Niçin Sovyetler birliğine yada bu ittifakın bir üyesine değilde, mücadele edildiği söylenen emperyalist ülkeler diye anılan ülkelere sığındılar. Normalde destekte, ittifakta sığınmada yoldaşların memleketine olması gerekmez miydi? Sağlam bir cevap verilebilir mi, bu soruya? Ben veremedim…
Prof. Mahir Kaynak, “ülkemizdeki sağ sol, alevi sünni harekatını yönlendiren asıl gücün merkezi Avrupa devletleridir,” der. Onun mantığı açışından baktığımızda Kenan paşanın: “Şartlar olgunlaşana kadar biraz daha bekledik.” sözü de bir anlam bulur. Paşaları bekleten, şartları olgunlaştıran, şartlar olgunlaşsın siye silah kullanarak dava adına adam öldüren devlet, sağ, sol, dindar kesimi de darbeye hazırlanan zemine araç edende aynı kaynaktı. Şartlar olgunlaştırıldı. Darbe yapıldı, kontrolü imkansız azınlık gözdağı olsun diye mahpushanelere tıkıldı bir kısmı asıldı; fakat hareketin ana damarını oluşturan güçler yeter emrine istinaden Avrupa’ya sığındı.
Yani derin devletin ülkemizdeki kanadı da, sağ, sol dindarlarda kullanıldı… Acaba sağ sol ve dini örgütlenmelerin yönetim kademesindekilerin mal varlıkları ve ilişkiler ağı araştırılıp açıklansa ortaya nasıl bir görüntü çıkar oldukça merak ediyorum. Toptancı bir ithamda bulunmuyorum, ağırlıklı kısmını kastediyorum.
Hiç şüphem yok ki, bu memleket için gerçekten saf ve temiz niyetiyle mücadele eden sağ, sol, dindar örgüt, asker, polis, sivil halk vb. içinde temiz insanlar(da) var. Herkes memleketini kendi yolundan giderek kurtarmaya, koruyup kollamaya çalışıyor. Fakat bu insanlar bu yapılar içinde azınlıkta.
Büyük bilgiye ve sermaye sahip olanlar ile atılan aşıkta çoğu zaman kaybedip, amacı dışındaki bir istikamete yönlendiriliyorlar-bu azınlıklatiler.
Devletin demokrasi ve hukuk dışı uygulamaları sonucu Güneydoğudaki PKK taban buluyor. Bu doğru. Fakat, ABD’nin istemediği bir PKK, Kuzey Irakta var olabilir miydi? PKK ile mücadelenin devlete yüz milyar dolarlara mal olduğu beyan ediliyor… Biz devletiz, bunu finanse ediyoruz kendi kaynaklarımızla.Peki bu denli bir paranın harcandığı bir savaşta, karşı tarafın milyar dolarlık maliyetini Güneydoğunun fakir halkı mı finanse ediyor? Kapitalist sistemde her şey alım satım konusudur. Öyleyse milyar dolarlık desteği veren hangi hizmeti satın alıyor? Apo’yu biz mi yakaladık, yoksa onu koruyup kollayan güçler tarafından teslim mi edildi?.. Cevabı oldukça zor sorular bunlar…
1978’de Hasan Fehmi Güneş’in içişleri bakanı olduğu dönemde, öğlen öncesi öldürülen bir solcu ile öğlen sonu öldürülen bir sağcının cesedinden çıkan kurşunun otopsi yapılıyor. Kurşunun aynı silaha ait olduğu şeklinde bir rapor açıklanıyor.
Solun önemli isimlerden Hüseyin Ergün’ün Neşe Düzel’e verdiği mülakatta. bir anısından söyle bahsediyor. (Taraf 2009)
“N.D: 28 Şubat’ta, 27 Nisan e-muhtırasında yaptıkları gibi mi?
H.E.Onlardan önce de işbirlikleri yapıldı. ‘Askerlerle birlikte darbe yoluyla’ iktidara gelmek için vurmalar, kırmalar, banka soygunları yapıldı. Darbe öncesi provokasyonlarda solun rolü feci bir şeydir. Vurmalar, kırmalar hep istikrarı bozmak ve darbe ortamı oluşturmak için yapıldı.
N.D:Sol bütün bu provokasyonları bilinçli mi yaptı?
H.E:Aşağıdakiler farkında değildi ama şefler bunun farkındaydı. Gençlerin şef pozisyonunda olanları da durumun farkındaydılar.
N.D:Deniz Gezmişler… Askerî yönetimi iktidara getirmek için eylem yaptıklarının farkındalar mıydı?
H.E:Şöyle söyleyeyim. Bir tanıklığımı anlatayım. Yusuf Küpeli 1980 sonrasında cezaevinden çıktıktan sonra bana geldi. “Biz baştan sona kullanıldık” dedi. Ben de “Nasıl farkında değildiniz? Asker adam geliyor, size silahı veriyor. Size, biraz ortalığı karıştırın, biz gereğini yapacağız diyor. Siz bütün bunlara rağmen farkında değil miydiniz” dedim. Bana cevabı şu oldu. “Ben bunu Mahir’le de (Mahir Çayan) konuşurdum. Ona, ‘MİT falan bizim bu kadar içimizde. Ne oluyoruz’ diye sordum. Mahir de bana, ‘Biz güçlü bir siyasi hareketiz. Elbette MİT de bizimle ilişki kuracak’ dedi.” Gerçek şu ki…
N.D:Evet…
H.E:Türkiye’de silahlı gençlik hareketini 1970 ve 1980 öncesinde askerler kullandılar. Askerler tarafından kullanıldıklarını gençlik hareketlerinde şef pozisyonunda olanlar kesinlikle biliyorlardı. Orduyla ittifakı, iktidara gelmenin bir yolu olarak görüyorlardı.
N.D:Siz o dönemde gençlik hareketinin şeflerinden biri değil miydiniz?
H.E:Ben, iktidara gelmenin demokratik yoldan olmasını isteyen tarafın şeflerinden biriydim. Mülkiye’de Fikir Kulüpleri Federasyonu başkanıydım. Sonra bu yapı Dev Genç’e dönüştü. Ben Dev Genç’te bulunmadım. Türkiye’de askerlerle işbirliği yaparak iktidara gelme düşüncesi, ‘elbette az gelişmiş ülkelerde ordunun ilerici bir rolü olacak’ yaftası altında savunuldu.”
***
Sonuç olarak; vesayet soruşturması ve yargılaması şimdilik askerler üzerinden, birazda yargı üzerinden yürüyor. istihbarat örgütlerinde, yüksek yargıda, sol ve sağ örgütler ile dini yapılanmalar ile PKK ergenekonu henüz soruşturulamadı…
Fakat zamanın ruhu üfürdü, tekerlek dönmeye başladı. Ergeç bu yapıların çoğu soruşturulacak ve şimdi rövanşist olan; fakat sonuçta demokrasiye katkı sağlayan bu yapı taşlarından üzerinde yükselecek “yeni Türkiye Cumhuriyetinin layık, demokratik sosyal hukuk devleti” yapısı.
Ben inanıyorum ki benim bahsettiğim modeldeki Cumhuriyet elden gitmeyecek ve Atatürk’te bir kesiminin oluşturduğu gibi put olmaktan çıkacak, ülkemizin ulusal kurtuluş savaşının önderi ve cumhuriyetimizin kurucusu olarak daha saygın bir noktada olacak.
Hepimizin 28 Şubat’ı ve Ergenekon’u var… Daha çok takkeler düşecek!
a.s.
19.04.2012
Not:Gündemi meşgul eden bir çok siyasi konuda yazmadık… Çünkü gündemdeki konular henüz bugün ki gibi belirgin değilken bu hususlarda görüşümüzü geçmişte arz etmiştik… O vakitler de söylediklerimizi şimdi her gazete ve tv söylüyor. Hatta AKP’nin en muhafazakar kanadının sözcüleri, bakan Cemil Çiçek dahi söylüyor. Sistemin en muhafazakar kesiminin dahi alenen dile sakız ettiği sözleri tekrar etmeyi anlamlı bulmadık. Başka bir deyimle bunları tekrar etmek, “bir şey söylemek değildir,” diye düşündük.
Bu sebepten dolayı, yukarıdaki yazımızı dahi paylaşıp paylaşmamakta tereddütler yaşadık… Azda olsa yazımızda henüz çoğunluk gündeminde olmayan farklı yanlar gördüğümüzden paylaştık.


Aliekber Pektaş : Nerde O? “Vatan Millet Sakarya’’!


Nerde O? “vatan millet Sakarya’’!
Sevgili okuyucular,
Nerde O? ‘’vatan millet Sakarya’’! Türkiye’nin, ‘kudretli’ insanları, kendisini ülkenin, ‘efendisi!’ zannedenler, bu söylemi sürekli olarak kullanıyorlar. ‘’vatan millet Sakarya’’!
Toplumu uyuşturmada en önemli söylemdir. Toplumu, ‘kışkırtmada’ kullanılan iyi bir kozdur. 12 Eylül faşist generaller çetesinin en çok başvurduğu söylemdir. Bu söylemi kullanan birçok bürokrat, bakan, emniyet mensubu, subaylar önemli oranda vardırlar.
Devletin birçok kademesinde görev almış, Mehmet Ağar, ‘’vatan millet Sakarya’’ söylemini en çok kullananlardandı. Sadece devlet’te görevli olduğu dönemde değil, ‘’derin devlet’te’’ görevlerinde de, en çok ‘başvurduğu’ söylemdir.
Balıkesir in, Susurlu ilçesinde kaza yapan Mercedes arabanın ve arabanın bagajından çıkan, ‘bilinmeyenlerle’ ‘’vatan millet Sakarya’’ ‘kahramanları’ bir süre daha devam ettiler söylemlerine.
O zaman sormak gerekiyor? Vatan uyuşturucu ticaretinden sermayelerini katlamak mıydı? Kumar paralarını paylaşmak için rakiplerini ekarte etmede cinayetlere mi, başvurmaktı? Yoksa mafya, siyasetçi, emniyet mensuplarını ortak noktada buluşturmak mıydı?
Yoksa ‘’bin operasyon’ yaparak, ‘’vatan millet Sakarya’’ adına masum insanların katledilmesi ve ‘faili meçhul’ cinayetlerle mi, övüneceksiniz?
Başkalarına verilen cezalara, ‘takti ri adalet’ diyeceksiniz, size verilen ve Yargıtay tarafından onanan ceza için, Mehmet Ağar kararın çıkmasından kısa süre sonra Bodrum’dan İstanbul’a geldi. Atatürk Havalimanı’nda Yargıtay’ın kararı ile ilgili konuşan Mehmet Ağar, “Sevenlerimizi mahcup edecek bir durum içinde kalmadık. Hizmet kusuru atfedilebilir ama suç atfedilemez.” şeklinde konuştu.
Halk arasında bir söz vardır. ‘‘özürü kabahatinden büyük‘‘ Mehmet Ağar O kadar fazla suç işlediki, ‘günahlarıyla‘ baş-başa kasa dahi kutulamaz. M. Ağar zaten suçunu itiraf ederek, ‘‘bin operasyon yaptık‘‘ diyebilmektedir.
M. Ağar’ın avukatlara adalet bakanlığına baş vurarak, Ağar’ın, ‘‘Bodruma yakın, yüksek güvenlikl bir cezaevinde‘‘ tutulmasını talep etmektedirler. Peki neoldu? ‘‘vatan millet Sakarya‘‘ söylemleriyle çıktığınız yolda, ‘korkularınız‘ depreşti.
Diyordunuz ya, ‘‘vatan için canımız feda‘‘ bir kaç yıllık cezaevi yaşamına dahi katlanamıyorsunuz. Aslında avukatlar, M. Ağar için, ‘yüksek gövenlikli bir otel‘ tahsis etseler.
Bodrum,a yakın bir cezaevi talebi var. Sebep, M. Ağar’ın ailesine, ‘yakın olması‘ gerekiyormuş. Tabii canım, Pozantı cezaevin tacize uğrayan 15-16 yaşında çocukların, Ankara Sincan cezaevine gönderilmesi, ailelerinden, ‘uzaklaştırılması‘ anlamına gelmemektedir. M. Ağar ailesinden uzak bir cezaevinde yatarsa, Adalet bakan, ‘ayıp‘ etmiş olur.
Bir insan için en büyük ceza nedir biliyormusunuz? Onlarca yıl cezaevinde yatmaktan daha büyük bir ceza, halk düşmanı olarak anılmaktır.
M.Ağar, demokrasi güçleri, Türkiye emekçileri, sosyalistleri, ezilem azınlık milliyetleri, ötekileştirilmiş farklı inançları, kısacası Anadolu nun cefakar halkı arasında ki, namı halk düşmanı, faşist tir. Bir insana verilecek en büyük ceza’da, bu olması gerek aslında.
Tabiki M. Ağar yinede, işlemiş olduğu suçlarla ilgili cezasını çekmelidir. Bir ülkede demokrasi ve hukuk’tan söz ediyorsak, gerekli yasal uygulamalar yapılmalıdır. Kim‘ki, hukuk suzluk yapmışsa, demokrasi ile başdaşmayan davranışlarda bulunmuşsa, yargıda bunu tesbit edip cezalandırıyorsa, cezasını çekmelidir.
M: Ağar’ın, mağdur ettiği yığınla insan vardır. Mağdur olan insanlar gerekli girişimlerde bulunmalıdır. Mağdurların, Mağduriyetleri giderilmeyebilir. Ama, M: Ağar’la karşı-karşıya geldiklerinde, gözlerinin içine bakarak, neden? Diyebilmelidirler.
Bu bakışlar, M. Ağar’a çok acı verecektir. Tabii vicdanı varsa.
Bir sonraki yazımda buluşmak dileğiyle,
Kritikleriniz için: analizoku1@live.de
19.04.2012

Fethiye’de Hava Durumu – 19.04.2012



Yukarıdaki görüntü 19.04.2012 tarihi saat 19,00 civarında çekildi.

19 Nisan 2012 Perşembe

Fethiyenin Anarşisti...


Bizler cenaze evlerinde siyaseti yapar, köprüler kurar, barajlar diker, hükümetler indirir yerine yenisi getiririz. Her birimiz zehir gibi siyasi bilgi ile donanımlı, erezyona uğrayan inançlarımız, ahlakımız ve edebimizin gözü kara kılıç kesmez müdafiler olur çıkarız.
Rahmetli Sultan bacı(Yumuk) un vefati dolayısıyla bir öğlen beraber bulunduğumuz insanlar siyasetten, dinden Fethiyelilerden, derken benim kullanacağım fotoğraf makinesine kadar her şeyden konuşuldu, uçulmadık menzil, konulmadık dal bırakılmadı yani. .. Henüz köprü baraj kuramadık; fakat yar koymadık devirdik.
Mesela: Makine konusu açıldı. Birazda bu konulardan bahsedilirken, Bektaş abi (Yılmaz): “ya gardaş gidip zenginlerden para istemeyin, fakirlere kötü örnek oluyor, ” dedi, Bende: “Nasıl?” dedim. “Zengin on, yoksul elli veriyor,” dedi. gülüşüldü.
Bende dedim ki, “bazı zenginlerimiz ve büyüklerimiz ya fotoğraf makine kampanyası ve işimizi yada bizi büyüklükleri ile orantılı görmüyorlarda, iştirakleri de bu çapta olu(mu)yor her halde,” dedim. Güldük. Tabii bu hususta katkılarının miktarına bakmadan her iştirakçiye teşekkür ederim
Mesela, ismi makine kampanyalarımızda(öncekiler dahil adı) soyadı geçmeyen bizim soyadımızdan olan bir abimiz, okulumuzun ihtiyaçlarını müdüre sormuş ve bu ihtiyaçları 5000(beşbin)tl taahhütle karşılamaya söz vermiş. Bu tavrı önemli ve takdire değer olarak görüyoruz. İş gerçekleştiğinde ismini yazacağız.
Bu fotoğraf kampanyamızdan sonra, bir sayfa ve bir resim albümü hazırlamaya karar verdim. Nasip olursa, Fethiye’de, İstanbul’da ve Almanya Ober-Ramstadt Derneğinde hep sahnede, protokolde ve ön planda görülenlerin resimlerini ve Fethiye ve Fethiyeliye yaptıkları hayır ve yardımları yazacağım.
Bu albüm ve sayfa bir süreliğine özel (privat) kalacak, bir kaç yıl sonra aleni olacak, 2-3 yıl sonra yayımlayacağım. Önemli bir fotoğraf olacak bu. Bu süreçte (3-5 yıl içerisindeki)görülmeyen yardım listelerini bulmak mümkün olacak.
Oluşacak vesikalar, kimlerin yalnızca sahnelerde, protokollerde; kimlerinde hem sahne ve protokollerde olduğu gibi hemde elin cebe atıldığı yerlerde olduğu da vesikalandırılmış olacak. Tabii Almanya’da ki Dernek binasının alım ve bakımı sürecindeki kişiler arasındaki farklı katkılara dair bilgi eksik olacak. Sözümüz daha çok, burası ile ilgili. Fakat oradaki faliyetler ile ilgili olarak sürekkli araştırıp soruşturacağız ve rakam, isim ve haber kaynaklarını belirterek bu vesikaları oluşturmaya çalışacağız.
Günler gelir geçer, emekler boşa gitmesin kayıt altına alınsın...
Beldemizin imamı ise yaz dediği için yazıyorum. Teslim hoca, camiye bir kütüphane köşesi oluşturuyoruz, dileyen alevilik konusunda istedikleri kadar kitap bağışlasınlar, köylülerimiz okusun dedi.
Hocamızın bu gayretinin baştan beri farkındaydım. Farkındaydım da ben mi niye bir girişimde bulunmadım? Kısaca söylemek gerekirse bulunamadım. “Fethiyenin anarşisti, bir daha olmak” istemedim. Ama ben içimdeki anarşisti, hatta anarşistleri öldürmeyip hep yaşatacağım. Buradan tasavvufa geçmek istemiyorum; fakat Tanrı şeytanı öldürmemiş, bunda insanlık yararına bir hikmet görmüştür. İçimizdeki anarşisti ise bu sebepten dolayı yaşatacağız.
Yani Fethiyenin anarşistliğine devam edeceğiz. Fakat anarşist şimdi yeraltında...

***
Havalar ılıman. Soba yakılmıyor. Parçalı bulutlu, sağanak yağışlı. Hala yağan yağmur yetersiz.

18 Nisan 2012 Çarşamba

Satılık Arsalar: Malatya Fethiye


Beldemizin Cumhuriyet Mahallesi, Hüseyin Yıldırm Caddesi devamı ve su deposunun olduğu tepenin yanı. Yönü okula doğru. İlköğretim okuluna 120 metre. Yeşil Fethiye ve Yazıhan ovası  manzaralı. Cem evine ve belediyeye 180 metre. Camiye biraz uzak… Yazları serin sine filan olmaz, kışları ılık olur, arkasını tepeye dayadığından. Temiz hava, kışları soba dumanı ulaşamaz. Sessiz, sakin, kafa dinlenecek ailenizle huzurlu ve mutlu yuvalar kuracağınız birinci sınıf ve ekonomik arsalar için derhal arayın. Geleceğinize kayıtsız kalmayın.
Arsalar: 350 ile 500 m2 arası boyutlardadır.
Müracaat:  Mehmet AKYILDIZ

Aliekber Pektaş:M. Ağarın Ceza’sı, Yargıtay’ca Onandı!


M. Ağarın ceza’sı, Yargıtay’ca onandı!
Sevgili okuyucular,
Mehmet Ağar, bir dönem Emniyet müdürü, Emniyet Genel müdürü, Vali’dir. Tansu Çiller Hükümetinde, Adalet Bakanı ve İç işleri bakanlığı koltuğunu gasp etmiş zattır. Belkide bilmediğimiz daha farklı alanda, ‘derin devletin’ bir komutasında görevde, ‘almış’ olabilir.
Mehmet Ağarın, önemli ama bir başka yönü daha vardır. Bir suç makinesidir. Mehmet Ağarın suçu, sicil’i kabarıktır. Ağarın kendi açıklamasında, ‘biz bin tane operasyon yaptık’ diyerek, ‘kudretini’ ifade etmekteydi. Devletin, ‘derin devletin’ gücünü arkasına alarak, hukuk dışı, eylem, operasyonlara imza atan ve bizzat katılan, elini kana bulamaktan kaçınmayan bir emniyet mesubudur.
En önemli özelliği ise, halk düşmanı olmasıydı. Ülkede her türlü hukuk dışı, gayri meşru işlerlerle yoğun bir ‘akrabalığı’ olduğu bilinmektedir. Bütün bunlar ne içindi? Mehmet Ağar, hazır cevapla, ‘devlet için’ diyebilmektedir. Tabii dönemin başbakanı, Tansu Çiller, ‘’kurşun atanda, yiyende bizdendir’’ demekteydi. Ama ‘tünelin ucu gözüktüğünde’ amaçlarının başka olduğu gözükmüştür. Amaç, yeşil Amerikan Doları ile oluşturulan sermaye birikimi sağlamak ve ‘yabancı bankalarda teminat olarak’ bekletip yaşamlarını, ‘garanti’ altına almaktır. Bu nedenle yeşil Dolar getirecek, her türlü gayri meşru ve hukuk dışı ilişkiler, kendileri için meşrudur.
Bu nedenle Balıkesir’in Susurluk ilçesi yakınlarına ortaya çıkan bir trafik kazası, gayri meşru ilişkilerin bir parçasının ortaya çıkmasını sağladı. Mafya, Politikacı, Emniyet Müdüründen oluşmuş bir çete ve bu çetenin hukuk dışı faaliyetleri ortaya çıkar. Bu çetenin faaliyetleri irdelendiğinde, çetenin reis’i, Mehmet Ağar olduğu gerçeği ile karşılaşılır. Peki, çetenin seceresi çıkarıldığında, bir gerçek ortaya çıkar. Uyuşturucu ticareti, kumarhane işletme, insan kaçırma ve katletme, kısacası yeşil Dolarları elde etmek için, her tür karanlık ilişkiler. Kimlerin himayesinde. Dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağarın himayesinde.
‘‘Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, Mehmet Ağar’ı, ”Susurluk Davası” kapsamında Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemle ilgili ”cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturduğu” iddiasıyla yargıladığı davada 5 yıl hapis cezasına çarptırmıştı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi de yerel mahkemenin kararını oy birliği ile onadı.‘‘
Haber portalları yukardaki haberleri geçmektedir. Bu ceza ve karar tabi’ki, Mehmet Ağarın işlediği hukuk dışı ilişki ve suçların karşılığı değildir.
Aynı zamanda, yargıtay’ın onaması bir gerçeği kanıtlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti devleti suçunu itiraf etmiştir. Devletin en yüksek kurumu, yargıtay tarafından’da onaylanmıştır. Mehmet Ağar bu suçları işlediğinde, Türkiye Cumhuriyeti devletinin en üst kademelerinde görevlidir. Bu nedenle suç, ferdi değildir. Sadece M. Ağar suçlu ilan edilemez. Suçların işlendiği dönemde görev almış, yönetici düzeyde, birçok bürokrat, poltikacı, asker kökenliler bu suçun ortaklarıdırlar.
Bir şeyi ifade etmek isterim. Cin şişeden çıkmıştır. Artık, tünelin ucu gözüküyor ve güneşin parıltıları yansımaktadır. Mehmet Ağarın onan ilk ceza‘sı ama son ceza‘sı bu olmayacaktır. Ağarın sorumluluğu döneminde mağdur olan binlerce insan olduğu bilinmektedir. Bu insanlar yeni-yeni suç duyurusunda bulunmalıdırlar.
Türkiye’nin birçok alanında, her köşesinde, M. Ağarın zulmü ile karşılaşmış insanlar olabilirler. Özellikle, ‘faili meçhul‘ cinayetlerle yaşamını kaybeden insanlarmızın yakınları kendi konumlarını gözden geçirmelidirler. M. Ağar kendisi ifade etmektedir. ‘‘biz bin operasyon yaptık‘‘ diyebilmektedir. Bu sözler 28 Şubat’ın, ‘kudretli‘ generali Hüseyin Kıvrıkoğlunun, ‘’28 Şubat bin devam edecek‘‘ söylemi ile parelellik içindedir.
M. Ağar mağdurları, şikayet dilekçelerini yerel mahkemelere ve savcılıklara vermeilidirler. Hiç bir suç cezasız kalmamalıdır. Inanıyorumki, ülkemizde hukuk gerçekten arzulandığı gibi işler. Hukuk insanları, yargı mensupları demokrasinin önemini kavrar ve gereğini yaparlar.
Artık ülkemizde, demokrasiden uzak, hukuk dışı, uygulamaların ceza’sı verilmelidir. Ki, bir daha birileri hukuk dışı uygulamalara baş vurmasınlar.
Bir sonraki yazımda buluşmak dileğiyle,
Kritikleriniz için: analizoku1@live.de
16.04.2012

Yusuf ASLAN: Sayın “Oktay Vural, Beyefendiye.


Degerli vekilim.
Sayın “Oktay Vural, beyefendiye.
Sayın vekilim, geçen günü, tv de haberleri izlerken, Malatya Millet Vekili, Sayın. Veli Ağbaba’nın üzerine hücum eden, bir çok millet vekilini gördüğümü, hatta, Sayın Veli Ağbaba’nın boğazını sıkıp, birde, suratına tokat atmaları, beni utandırdı.
Benim, utanmakla birlikte ( o millet vekillerine) yazmış olduğum bir şiirimi size gönderiyorum.
Sayın. Vekilim, Allah’ını seversen, bu şiirimi mecliste’de oku.
Selam ve hürmetlerimle birlikte Saygılarımı sunarım.
——————————
HER KILIĞA GİRDİNİZ YA?
Adem gibi hanemize
Şordan çıkıp geldiniz ya
Ağlanacak halimize
Şeytani ce güldünüz ya
Bi hoş çalar, bozuk kaval
Biz de baktık aval aval
Nihayet ananı da al
Defol burdan dediniz ya
Muhammed in itretini
Mübarek Ehli Beytini
Bir milletin vekilini
Üşüşüp de dövdünüz ya
Böyle mi olur ekoller
Söz de bunlar tam akiller
Aferin size vekil,ler
Milleti de böldünüz ya
Meyl etmem cine şeytana
Iramam dine imana
Kul Yusuf u ahmak sanma
Her kılığa girdiniz ya?
Söz: Yusuf Aslan.
Malatya / Fethiye.

Aliekber PEKTAŞ: “Pis Zenci”


“Pis zenci”
Sevgili okuyucular,
‘’pis zenci’ bu sözler, Fenerbahçe futbol takımında oynayan, milli futbolcu, Emre Belözoğlu’na, aittir.
Emre Belözoğlu, 15 Nisan Pazar günü oynanan, Fenerbahçe, Trabzonspor futbol takımları arasında oynan maçta, ”Emre ile aramızda bir diyalog geçti. Burada özrünüze sığınarak söylüyorum. Kendisi bana ‘pis zenci’ diyerek hakaret etti. Bu kesinlikle kabul edebileceğim bir durum değil. Benim için daha üzücü olan şu; Sow ve Yobo ile aynı takımın formasını giyen, onlarla kader birliği yapan bir oyuncunun, bir Afrikalı oyuncuya bu şekilde hakaret etmesi çok büyük bir utanç. Kendisine herhangi bir cevap vermedim. Ama şunu çok merak ediyorum, eğer kavga çıksaydı, olay tatsız bir yere gitseydi kim bilir ne cezalar olacaktı. Kamera görüntülerinde bunlar vardır. Sanırım onlar da tespit ettiler.‘‘
Trabzon futbol takımı oyuncusu, Zokora’nın basına yönelik açıklamalarından alınmıştır. Emre Belezoğlu’nun, bilindiği kadarınca ilk vukuatı değildir. Emre Belözoğlu daha önce’de İlgiltere’de, Newcastle United’de oynadığı takımda da, aynı tarz davranışlarda bulunmuştu.
Bu davranışı Fenerbahçe camiasını da, sıkıntıya sokarak, üzmüştür. Bu nedenle Fenerbahçe camiası da, gereken tepkiyi göstereceklerdir.
Emre Belözoğlu’nun bu davranışlarının bir maddi temeli, alt yapısı vardır. Önemli olan, Emre Belözoğlu’nun ne dediği değil, neden böyle bir söylem içine girdiğidir.
Bilindiği gibi Türkiye’de toplumun da, bu ve buna benzer davranışlara rastlamak mümkündür. Toplumda yaratılan ötekileştirmeye bağlı olarak, bu ve buna benzer söylem ve davranışlar, sürekli olarak gündeme gelmektedir.
Bu vukuatların alt yapısı, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, Türk olmayan, İslam ve Sünni olmayanlara karşı yürütmüş olduğu, ötekileştirme kampanyasında yatmaktadır. Türkiye’de eğitim sistemi de, dâhil olmak üzere, Milliyetçilik ve din adı altında, Türk İslam sentezi, yoğun işlenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin, üzerine oturduğu temel dayanakları oluşturmaktadır.
Türk İslam sentezi, ülkede tek din, tek inanç, tek millet, tek dil, hatta tek kültür gibi yapılanma, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temel yapılanmasıdır. Bu yapılanma, farklılıkları inkâr ve yok sayma üzerine inşa edilmiştir.
Bu ülkede, farklı inançlara sahip oldukları için, anayasal olarak tanınmayan topluluklar mevcuttur. Aleviler hala, anayasal statüye sahip değillerdir. İnanç merkezleri olan Cem evleri, devletin kabulü içinde değildir. Kürtlerin farklı bir ulus olduğu gerçeği kabullenilmek istenmemektedir. Ermenilere hala ‘yan gözle’ bakılmakta, kızgınlığı ifade ederken, ‘ermeni tohumu’ diyerek, ‘hayıflanılmaktadır’. Farklı inançların, dinlerin, ibadet merkezlerini kabul etmekten kaçınarak, onlara camilerde ibadet etmeleri öngörülmektedir.
Peki, böyle bir ortamda yetişen, bir çocuk veya bir insanın futbolcu olması, gerçekleri değiştirebilir mi? Emre Belözoğlu’nun bu davranışları, yukarda vurguladığım gerçeklerden ayırt edilebilirimi?
Bu söylemler bazen, bir centilmenlik anlaşması olan, spor ve futbolda da, kendini göstermektedir. Emre Belözoğlu’nun Zokora’ya, ‘pis zenci’ demesinin, maddi kaynağı burada yatmaktadır. Zokora’nın siyah tenli, zenci olması, ‘pis’ olduğu anlamına gelmemektedir. Pislik göreceli bir vakadır. Ülkemiz Türkiye’de ve yine Futbol camiasında yığınla pislik vardır. Ama siyah ve zenci değiller. Futbola şike karıştıranlar, mafya ile içli dışlı olanlar, futbola spor değil ama ‘ticaret’ olarak bakanlar, çok mu temizler? Emre Belözoğlu bu davranışı ile açıktan ırkçılık yapmıştır. Yaptıklarının ırkçı ve şöven bir davranış olduğunu kabullenip, özür dileyeceğine, suçunu bastırmak için, Zokora’yı suçlama eğilimi içine girmiştir. Bu davranışı Emre Belözoğlu’nun nasıl bir ruh halinde olduğunu göstermektedir. Emre Belözloğlu Yapmış olduğu basın toplantısında, ırkçılık suçunu tekrar hem de, yine siyahi ten’e sahip olan takım arkadaşı Yobo’ya, onaylatarak işleme cesaretini göstermiştir.
Yapılması gereken hemen, Zokora’dan, Türkiye toplumundan ve uluslar arası futbol camiasından özür dilemesidir.
Türkiye Cumhuriyeti, artık gerçekleri görerek, nasıl bir gençlik, nasıl bir insan yetiştirdiğini algılamalıdır. Adıyaman’da evleri, ‘işaretleyen’ çocuklarla, Erzincan’da, evleri ve duvarları işaretleyen, yetişkinlerle, Emre Belözoğlu’nun yaptıkları arasındaki organik bağı kavramalıyız.
Dindar adı altında, ‘kindar’ gençlik yetiştirmenin yaratacağı sonuç budur. Emre Melezoğlu’dur.
Bir misafir futbolcuyu dahi, takımlarımıza kattıkları değerleri algılamayan, gençlik yetiştirirsek, halimize gülerler. Yerküredeki futbol camiası, nasıl algılar bu durumu?
Sporcularımıza, çocuklarımıza, ‘kindar’ ‘milliyetçi’ telkinler değil, sporun centilmenlik, kardeşlik duygusu olduğunu anlatmalıyız.
Aksi durumda, sporculara her müsabaka ve maç öncesi istiklal marşını okutmak marifet değil!
Bir sonraki yazımda buluşmak dileğiyle,
Kritikleriniz için: analizoku1@live.de
16.04.2012

Geçmiş Olsun: Nusuya Abla(Rahmetli Avades ALTUN’un Eşi)…


Nusuya abla(rahmetli Avades ALTUN’un eşi) iki haftadır hastanede yatıyordu. Dün hastaneye geçmiş olsun ziyaretine gittim. Ben girerken Kadir, annesi, ve Güven hastaneden çıkıyorlardı. “Henüz uyudu, bizde çıkıyoruz, istersen git, çık yanına dediler.” Bizde rahatsız etmeyelim deyip çıkmadık ve haberi kendilerinden aldık…
Nusuya ablanın yaşı seksenin üzerinde, bu gibi rahatsızlıklar bu yaştan sonra çoğunlukla normal görülür. Gelirken Vedat abinin dükkanına uğradık. Nusuya abla biraz fenalaşınca hepsi çok üzülmüş, Vedat abi dahi durumu anlatırken gözü dolup, boğazına düğümlenen sözlerle: ”o bizim ailenin en büyüğü, hepimize emeği geçti,”dedi.
Nusuya ablaya geçmiş olsun der tanrıdan acil şifalar dileriz.

15 Nisan 2012 Pazar

Merhume Zehra ÖKSÜZ’ün Kırkı – Malatya Fethiye – 15.05.2012


Geçen ay kaybettiğimiz rahmetli Zehra ÖKSÜZ’ün vefatinin kırkıncı günü olması dolaysı ile bu gün saat: 12,00′da aile Cem Evinde bir yemek verdi.
Merhumeye tanrıdan rahmet ve kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz.
 

Sample text

Sample Text

Sample Text