Social Icons

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Bir Portre, Yusuf Canlibay



“Askerliğimin birinci yılını hemen hemen tamamlamıştım… Aylar geçmiş, harçlıkta mektupta gelmemişti… Bir gün mektup dağıtılırken okunan “Yusuf Canlıbay” ismi kulaklarımda çınladı. “Burada,” deyip bağırdım telaşla. Mektubu alıp göğsümden atan kalbimin sesini duyarak, büyük bir sevinçle okumaya başladım…



“Oğlum Yusuf…” diye başlayıp hasretlik bildiren ve hal hatır faslının ardından: “garip elde hasretliğe bir de parasızlığın eklenmesinin ne demek olduğunu bilirim oğlum… Çünkü bende yaşadım, senin şimdi yaşamakta olduğun, hasretlik ve yokluğu! Çakırım, canım yavrum hasretliğin içimizde bir kor, sana harçlık gönderemiyor olmaksa cabası.



Mektubunda, harçlığında gecikmesinden belki sende tahmin etmişindir. Beni işten çıkardılar, işsizim… Ev kirasını veremdik, ev sahibi ya kira, ya çıkın diyor… Bakkal vereseyi kesti. Bakkalın, manavın ününden geçemez, kahveye dahi gidemez oldum. Kardeşlerin küçük, çalışacak yaşta değiller… vb.”



Büyük bir sevinçle parlayan gözlerimden, kahır gözyaşları süzülmeye başladı. Hırçınlaştım. Etrafımdakiler karşısındaki bu ani kabalaşmam, beni tanıyıp seven Üsteğmenin dikkatini çekmiş, beni çağırıp: ‘ne bu hal oğlum?”dedi.



Mektubu uzatırken: “firar edeceğim komutanım,” dedim. Komutan “baba bir adamdı;” bir yıllık hava değişimine(tebdil havaya) yolladı beni. Ben memlekete dönüp her işi namusumla ve dürüstlükle yaparak ailemizin bu durumunu düzelmek için çalışmaya başladım…”



Yusuf Canlıbay, Fethiyelilerin 1950-60’larda mevsimlik işçi olarak pamuk tarlalarında çalışmaya gittiği dönemde babası(Geçinin Abasın oğlu) Hasan CANLIBAY’ın beraberinde Adana’ya gidip orada yerleşen amca oğlumuz.



Yusuf CANLIBAY ismi simdi, Adana Ticaret Odasında, Sosyal Demokrat çevrede ve Alevi Camiasında ve birçok sivil toplum örgütünün tanıdık siması… Neredeyse 20 yıl kadar önce Beko’nun Adana bayisi olduğunu duymuştum. Şimdi, “Pril Zücaciye” adlı mağazasında beyaz eşya ve mobilya vs… satıyor. Kendiside ailenin bütün fertleri de ev bark ve iş sahibi. Ekonomik düzenlerini kurmuş. 4X4 otomobillere biniyor.



Adana tren garında su, simit ve pazarlarda tablacılık, pazaryeri açma ile başlayan bir başlangıcın sonu bu gün bu noktada…



O, bunlardan bahsetmiyor… Bunlarla övünmüyor. O çocuklarının ahlakıyla, terbiyesiyle, eğitim ve öğrenim alanındaki başarılarıyla övünüyor ve bunlardan bahsediyor. Asıl olan da zaten budur yada birinci derecede olan insanı insan yapan inanç, ibadet, terbiye, görgü, nezaket, ideoloji, öğrenim…



Benliği aşma nefse hâkimiyet, hakkaniyet, adalet, vicdan ve kendisi ile birlikte bütün insanlığa hizmetin ve hazzın doğru ve sağlıklı yolu bu olmalı. Maddi, dünyasal olan değerler önemlidir; fakat anlamını bu değerlerden almalı…



Çocuklarımın gece hayatı yoktur, içki kullanmaz… Kızı Derya da yut dışında da okumuş olmasına rağmen oda böyle diyor. Aile bağlarının kuvvetli olmasının, aralarında sevgi saygı temelli candan bir ilişki ve bağ olmasının, asıl zenginlik olduğunu söylüyor.



Bütün çocuklarının görmüş olduğu eğitimden övünerek bahsediyor. Derya adlı kızı “İngiliz Dili ve Edebiyatı” öğrenimi görmüş, Erzurum da. Bir yılda Oxfort ile başka bir kurumda bilgi ve görgüsünü artırmak için İngiltere’de öğrenim görmüş. Derya kızım öğretim üyesi olmak, eşi de doçentlik tezi için öğrenim görmeye ABD’ye gidecek diyor.


***

Referansı bireyüstü, evrensel değerlerden almayan, insani ideallerden kopuk bir zenginleşme, sözde ilerleme insanının mutluluğundan çok mutsuzluğuna hizmet etmektedir.



Savaşların olması, eko sistemlerin bozulması, sağlığımızı bozacak denli yeyip içmek, çeşitli bağımlılıklar ve sapkınlıklar… meta anlatılardan, inançlardan, ideallerden kopuk bir zenginleşmeden değilse nedir.



Bu manada, 1960’larda, Adana tren garında su, simit ve pazarlarda tablacılık… ile başlayan Yusuf abinin hikayesi ile vardığı bu günkü noktada, övündüğü şeyler, benimde övünülecek şeyler olarak gördüğüm ve her aile ile için dilediğim şeylerdir.



Dileriz Yusuf ağabeynin çocukları da deniz feneri gibi bu referansları dikkate alan bir hayat kurarlar ve çocuklarının bu gibi başarıları ile övünürler.



a.s.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Stutgart Baden- Württemberg AKM’den Gelen Canlar

   Stutgart Baden- Württemberg AKM’den Ülkemize Sivas katliamının yıldönümü sebebiyle gelen canlarımız Türkiye’nin bir kaç yerini dolaşırken, Sivas’a gitmeden beldemize de geldiler…

     Canımız kardeşimiz rahmetli Ali Gögercin’in kabrini de ziyaret ettiler. Dualar okudular. Sonra Cem Evimizde, gelen canlarımıza geleneksel usullerle hazırladığımız yemeklerden ikram ettik.

     Kafile, beldemize uğrayan misafirlerden daha kalabalıktı. Yaşanan bazı olumsuzluklar, araçlarının bozulması gibi…  nedenle, konuklarımızın bir kısmı beldemize uğrayamadı.

    Bu gece yapılan ziyaretin ardından biraz dinlenip, aynı gece Sivas / Madımak otelinin yapıldığı yerde zamanında bulabilmek için telaşla yola koyuldular.

   Sevgili Ali’nin kızı Aylin’inde aralarında olmak üzere vedalaşarak bizden ayrıldılar.

   Değerli canlara bu örnek davranışlarından dolayı teşekkür eder ve bu gayretleri için kutlarız.



***



 Bu gün Cuma…  İslam inancı açısından “Cuma Namaz”larının ayrı bir yeri vardır. AKP’nin ve onun ardındaki güçlerin “Alevileri Asimile” etme anlayışının devamı olarak okunan “online Ezan” çağrısı sonucu, Fethiyeli olmayan bir grup Camiye gitti. Her zaman olduğu gibi… Bunlar devlet dairesi ile inşaatta çalışan işçi ile memurlar. İnançları gereği ibadetlerini yapmaya başları dik, şevkle, göğüslerini gere gere gidip geliyorlar.  Ben de hayranlıkla bakıyorum onlara. Kim inançlı, kim inançsız; kiminki Tanrı katında makbul, kiminki değil? Orasını Allah bilir. Hüküm O’nundur.

   Demokrasi: “çoğunluk idaresidir.” Bu tanım eksik olması hesabı ile yanlıştır. Demokrasi: “%99 çoğunluğun iktidarda olduğu bir yapıda, azınlıkta kalan %1’in haklarının hukuksal güvencede olduğu ve bu azıklıkla ve diğer çoğunluğun da “temel insan hak ve hürriyetlerine” dokunulmadığı, dokunulamadığı bir rejimdir… “Demokrat” yada “uygar insan” olmaksa, bu değerlere saygıyı içselleştirmiş insan demektir.

 İnançlar ve düşünceler eleştirilebilir; fakat kınanamaz. Farklılıklara saygı temel insan hakkıdır; dolaysı ile farklılığını açıklamak, yaymak ve yaşamakta bir insan hakkıdır…

 Bu zeminden harekâtla, cemaatinin olduğu yerlerde Cami yapılması(kamu kaynaklı değil) ve bu camilerden ezan okunması ve cemaatinin camiye gidip ibadet etmesi ise bir “insan hakkıdır ve buna saygı duyulmalı.”

   Geldik “zurnanın zırt dediği,” yere... Nüfusunun %99 Alevi olduğu, Cami Cemaatinin(yerleşik halk bakımından) olmadığı bir yerleşim yerinde bulunan tarihi cami ile minaresinin “sözde restorasyonu” için 235,000,00(İKİYÜZOTUZBENBİN)tl kaynak ayırmak ve ertesinde “online ezanı” oranın yerleşik halkının %99’una sormadan okutmak, “%1’in insan hak ve hürriyetine saygı ve hizmetin gereği” midir?...

 Alevilerin ibadethanesi “Cem Evleri ve Baba Damlarıdır.” “Beldemizde yaşamayan(nüfusumuza oranı %1 mertebesinde olan, bir bakıma konuk) insanlara sözde hizmet için caminin restorasyonuna 2006 yılında 235.000,00.tl kaynak ayırmak, İmam Lojmanı yaptırmak ve bir imam tahsis etmek insan haklarının gereği(?!) ise Fethiyeli(Alevi)lerin %99’unun insan hakkı niye muallakta?

 Bu sorulara “temel insan hak ve hürriyetleri” açısından verilecek bir cevap, “elbette ki yoktur...”

  Dün bunları da konuşamayacak durumdaydık... Şükür şimdi(Henüz camiye gidenler gibi kasıla kasıla, gönül rahatlığı ve güvenle Cem Evlerine gidemiyoruz, hatta çekinmeden kendimizi ifade edip haklarımız arayamıyoruz…) fakat; TV’lerimiz, Dergilerimiz... var ve bu alanın inanç önderleri ile diğer aleviler olarak daha rahat konuşacak duruma geldik. Bunu Hükümetimizin AB müfredatına uyum çalışmalarına ve Avrupa’da başlatılan ve giderek ülkemize doğruda genişleyen “Alevi Örgütlenmesine” borçluyuz.

 Sesimiz hala burada çok kısık... Avrupa’da örgütlenen Alevi örgütlerinin sesi daha gür çıkmakta... 01 Temmuz’u 02 Temmuz’a bağlayan gece Almanya / Köln çevresindeki Alevi Derneği üyeleri “02 Temmuz 1993 yılında yapılan Madımak Katliamını Kınama ve katledilen canları anmak için” Sivas’a giden bir grup konuğu ağırladık.

Bu bayrağı hala Avrupa’da bulunan örgütlerimiz dalgalandırmakta, “bu grupta o kafilenin değerli üye, öncülerindendi. Bu duruşları ile bizlere örnek olup bizleri cesaretlendirdiler.”

 02 Temmuz 1993’katliamı ve Alevileri asimile etme politikalarını kınar, kayıp ettiğimiz canlarımızı rahmetle anarız.

   İnsanın, insan hakkını ihlal etmediği bir dünya dileğiyle.
a.s.

02 Temmuz 2010

4 Temmuz 2010 Pazar

Kan üzerine yapılan “hesaplar” tutmaz! /Ali Ekber PEKTAŞ

Sevgili okuyucular,

Türkiye’de, Kürtlerin yaşadığı coğrafyada, çatışmaların giderek ivme kazanmasıyla birlikte, kan üzerine yapılan “hesaplar” yoğunluk kazanmıştır. Savaş “naraları” giderek yankılanmakta, medyada manşetlerden büyük “puntalarla” verilmektedir.

Kan üzerine yapılan politikalar, kim tarafından yapılırsa, yapılsın, hamaset gösterileri olarak algılanmalıdır. Manşetten büyük “puntalarla” verilen haberlerde, son 30 yıllık savaş’ın faturasının, 50 bin insanımızın kaybedildiğidir. 50 bin insan, 50 bin can, bu insanların önemli bir bölümü henüz 20’li yaşlarda, hayata veda “ettirilmişler”dir. Peki, 50 bin yaşamın karşılığı ne? Koca bir hiç!

Bol keseden “vatan millet Sakarya” nutukları, buna karşılık kaybedilen bu kadar can. Topluma sürekli olarak “vatanın bölüneceği” korkusu dayatılıyor ve bu dayatmanın paralelinde savaş ortamına sürülen gencecik yaşamlar. Bol keseden “vatan millet Sakarya” nutukları atanların, bizzat kendi yakınları nedense “vatani görevlerini” yaparken savaşın sürdüğü coğrafyada bulunmak dahi istemiyorlar. Ne hikmetse; vatani görev yapmak sadece emekçilerin çocuklarına, yoksul insanların çocuklarına ve “şehit” düşmekte bunlara “nasip” olmaktadır.

Şehit olan çocukların aileleri kendi dünyalarıyla baş-başa kalırken, hamaset nutukları “atanlar” bu ülkenin “efendisi” olduklarını her fırsatta vurgularlar. Bunların önemli bir bölümü akan bu kandan nemalandıkları için, sürecin devam etmesinden taraftırlar. Bu nedenle her gün basın ve görsel medya karşına çıkıp, “vatan millet Sakarya” nutukları atabilmektedirler. Muazzam bir şekilde rant kapısı olarak görülen, savaş’ın devamlılığını sağlayabilmek için sürekli olarak savaş kışkırtılıcılığı gündemde tutulmaktadır.

Bu hamaset gösterilerini, kendine bilim “adamı” “akil” kişi “olgun gazeteci” gibi sıfatlarla toplum karşısında çıkarak açıklamalarını yapmaktadırlar.

Kendine “bilim adamı” yaftası takarak, “basın” kanallarını da kullanarak, kanal-kanal gezip, kan ve savaş üzerine kurgulanmış politik “öngörülerini” anlatanların, aslında salyalarını “salgıladıkları” iyi bilinmelidir.

Yer kürede, birçok ülkede ve ülkemizde de, yasal olarak savaş “kışkırtılıcılığı” yapmak suçtur. Merak ediyorum, güvenlik kuvvetlerine taş “attıkları” iddiası ile tutuklanan yüzlerce çocuk hakkında akıl almaz cezalar talep edilmektedir.

Ama her gün onlarca insanın yaşamına, hayattan “koparılmasına” sebep olan, savaş ve kan üzerine kurgulanmış açıklamalar yapanlar karşısında umursamaz bir tavır içinde olmalarını anlamakta “zorlanıyorum”. Bu gerçekler ise, yasaların mı çifte standart ta olduğu, yoksa bu yasaları uygulanmasında mı, iki “yüzlülük” var onu da anlamakta “zorlanıyorum”.

Hukukçular nerede? Yasa uygulayıcıları nerede? Yoksa savaş bu insanlarında mı, gözlerini kör etti.

Bir ülkede, benim ülkemde, Türkiye coğrafyasında, Anadolu da, hukuktan, adaletten, insan haklarından, evrensellikten bahis ediliyorsa. Savaş ve kan üzerine kurgulanmış açıklamalara, savaş kışkırtıcılığı yapılmasına asla müsaade edilmemelidir. Kendilerini emekli subay olarak, savaş kışkırtıcılığı yapmakla mükellef “kılan” birçok asker kökenli insan, bu cüreti nerden almaktadır. Bu yapılanlar hiçbir şekilde mazur görülemez.

Aynı şekilde Kürt silahlı güçlerinin, son günlerde savaşı tırmandırmaları da, maruz görülmemelidir. Silahlı eylemelerin, kentlerin içlerine kadar çekilmesi, “hedef” gözetmeksizin bombaların pimlerinin çekilmesi, mazur görülmemelidir. Silahlı eylemlerin, kentlere, özellikle büyük kentlere taşınması, toplumda kamplaşmaları beraberinde getirecektir. Bu tehlikeyi, Kürt hareketi iyi algılamalıdır. Bunun, kamplaşmanın “pimi çekilmiş” bomba kadar tehlikeli olduğu gerçeğini iyi kavramalıyız.

Esas görev demokrasi güçlerinindir!

Demokrasi güçlerine önemli görevler düşmektedir. Demokrasi güçleri gerekli hassasiyeti göstererek, silahların susması ve karşılıklı olarak, gerek Türk Silahlı Kuvvetleri ve gerekse de, Kürt silah güçleri silahları bırakmalıdırlar. Barış ortamının sağlanması için, diyalog ortamı oluşturularak demokratik adımların aksatmaksızın atılması için gerekli çaba harcanmalıdır.

Demokrasi güçleri bu konuda tampon ve motor güç olabilir. Aydınlar, sendikalar, alevi kurumları ve bilumum sivil toplum örgütleri zaman geçirmeksizin gerekli çalışmaları başlatmalıdırlar.

Seslerini, en azından, savaş kışkırtıcılar kadar, daha fazla haykırmalıdırlar. Meydanı boş bulan, “vatan millet Sakarya” nutuklarıyla, kan ve savaş üzerine kurgu yapan tacirlerden, daha fazla seslerini yükseltmelidirler. Ve gerekirse bu tacirlerin deşifre edilerek toplum içerisindeki “şahsiliklerine” dayanan etkileri kırılmalıdır.

Barış, inadına barış, demokrasi güçlerinin ana teması olmalıdır,

Silahlar, vakit geçirmeksizin; Kürt silahlı güçlerine karşı kullanılan silahlar, derhal susmalıdır. Operasyonlar ve sınır ötesi hareket derhal son bulmalıdır.

Kürt silahlı güçleri, ateşkes ilan edip, silahlara veda etmelidirler. Kentlerde silahlı eylemlere kesinlikle başvurulmamalıdır. Mümkün olduğunca çatışma ortamlarından kaçınılmalıdır.

Demokratik bir Türkiye için, en büyük “silah” silahlardan arınmış, diyalog’dan oluşan barıştır!

Bir dahaki yazımda görüşmek üzere,

Kritikleriniz için: analizoku1@web.de

28 Haziran 2010 Aliekber Pektaş

Pir Sultan ın, ozanların diyari Sivas / Ali Ekber PEKTAŞ

Sevgili canlar,

17 yıl tamı-tamına 17 yıl. Yıl 1993 günlerden Cuma, 2 Temuz, Anadolu'nun orta yerinde yangın yeri, Pir Sultan ın, ozanların diyari Sivas.

Yangının tam orta yerinde, 33 can şiir'lerini okumak, türkü'lerini söylemek, semah'larını dönmek için geldikleri Sivas'ta, cayır-cayır yandılar. 33 canımızla birlikte 2 otel görevliside bu yangında yaşamını kaybettiler. Onlarda bize can oldular.

Bugün 2 Temuz 2010 tam 17 yıl sonra, yüz kişi ile başlayan, 33 can'ı anma etkinlilkleri, bugün 100 Bin'i aşkın insan seline dönüştü. hep birlikte haykırdılar, Koray, Nesimi, Hasret, Serpil, Carina, Asaf, Metin ve diğerleri, ölümsüzdürler!

Yüzbinlerin sel olmasında Avrupa Alevi Hareketi ve AABK Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ve sevgili Başkanı Turgut Öker'in önemli dercede emeği vardır.

Sivas'ta haykıran yüz bin yürek, yumruk oldular, bir can oldular. Haykırışlar gökkubbedeki atmosferin dışına çıkarak, evrenin her karesine yayıldı.

Bu gece yıldızlar daha çok parıldayarak, yerküredeki insanlığa selam duracaklar. Çünkü, evrende parıldayan her yıldıza, Sivas'ta yanan, ateşte "nara" duran, ve "çeliğe su verenlerin" isimlerini verdik.

Sıvas'ta katliamda yanarak yaşamlarını kaybeden canlarımızı saygıyla anıyoruz.

Yarın ve Pazar günü, Çorum katliamının 30. yıl dönümü, çeşitli etkinliklerde hafızalrımızda terarlanacaktır.

Bu nedenle, Çorum'da faşist ve devlet güçlerinin ortaklaşa düzenlediği bu katliamıda lanetlemek için, Aleviler, demokrasi güçleri Çorum'da olacaklar. hep bir ağızdan Çorum katliamını lanetlerken, aynı zamanda kültürel etkinliklerle Çorum'da yaşamını kaybedenler anılacaktır. Aleviler ve Demokrasi güçleri Sivas'ta gösterdikleri duyarlılığı, Çorum'dada gösterceklerdir.

not: bazı canlarımızın yazdıkları gibi, Sivas'ta "37 canımız" yaşamını kaybetmedi. Sivas Madımak yangınında ölenlerin sayısı 37'dir. Ama ölenlerden, 2'si otel görevlisi, diğer 2'si ise yangına, katliama katılan katillerdir.

bu konuda yazı yazanların dikkatini çekmek için bu notu yazmayı uygun gördüm.

Yinede, Sivas konusunu önemseyip yazanların, ellerine ve kalemlerine sağlık.



Aliekber Pektaş 02.07.2010
Tarih: 03/07/2010, 0:53, GMT +3


Isim: AliekberPektaş
E-mail: analizoku1@web.de
Konum: Yazar
Numara: 1.495
 

Sample text

Sample Text

Sample Text