22 Mart 2010
| Bu yeter bacının üçüncü, bu türden rahatsızlığı. Bir önceki rahatsızlığında, kolunda ve yüzünde hasarlı bir iz kalmıştı. Gece dermansız düşüp, konuşmaz ve hareket edemez halde iken fark edilmiş, şu an için kısmi felç gibi görülüyor. Yüksek tansiyon ve şeker vardı Yeter bacıda. Bacısı Sarı abla bu akşam hastanede yanında kalacakmış ve Musa abi bu gün köye gelecekmiş. Haber aldığımda son durumu, bu haberin altına ilave edeceğim. Yeter bacıya geçmiş olsun der, acil şifalar dileriz. * * * Hayırlı olmasını dileriz. | ||
14 Mart 2010
| ||||
Hüseyin baban resimde görüldüğü gibi, ilaveten sık sık esprilerde yapıyordu. O da aday olmak istemiş; ama “yaşlısın, ne yapacaksın, “demişler, çekilmiş. “Girseydim kazanırdım,” diyor. | ||||
| ||||
| | ||||
09 Mart 2010
Ebru ile Umit İLHAN, Almanya Ober-Ramstadt'ta 06 Mart 2010 tarihinde yapılan bir düğünle evlendiler. Çiftlere ömür boyu mutluluklar dileriz. | ||
Mausu yukarıdaki resmin üzerine getirin, görülen oku tıklayın, büyük boy slayt başlayacaktır. Aynı oku tıkladığınızda sayfaya tekrar döneceksiniz | ||
| Körehanın tepesinden dün çektiğim navruz resimleri, yeni çiftlere nasip oldu. Çiftler Navruz güzelliğinde bir hayat dileriz. Aydoğan İLHAN'a, bu resimleri gönderdiği teşekkür ederim. Resimleri, akşam slayt olarak bu sayfaya ekleyeceğim. İlaveteni aynı resimleri, sitemizin Mart ayı Resimler sayfasına ilave edeceğim. | ||
07 Mart 2010
Birkaç haber Baykal’ın gündem maddelerinden biride AK Partinin yargı reform girişimidir. Baykal’ın bu konudaki argümanları, objektif, evrensel değerleri içermiyor, bana göre. Geçen ay yazdığımız yazıda belirttiğimiz gibi, Türk yargı kararları, AİHM’de en çok mahkum edilen ve en kusurlu kararlar sıralamasında birinci sırayı işgal etmekte. Bu statüyü savunmak, yeniyi gelişmeyi ve çağdaş olanı reddetmek anlamına gelir. Bir yazar, tarihi bu dönüşümü sarkacın yukardan bırakıldığında ki salınışına benzetir. Henüz denge sağlanmamıştır; bu sarkacın orta, denge noktayı hızla geçip, sağa sola gidiş gelişi gibi bir durumdur, şu an yaşanan. Ama ille de dengeye kavuşacak bir gün. Fakat bu denge başka bir denge olacak. Ulusalcı, milliyetçi, laik çevrenin bağımsız yargıdan kastettiği, bütün siyasi eğilimlerden bağımız olan, evrensel hukuku esas alan bir yargı değil, AKP vb. çevrelerden bağımsız bir yargı; fakat kendine bağımlı olan yargıdır… AK Parti’de evrensel değerler adına paketler oluştururken, kendi siyasi eğilimi ve dünya görüşüne uygun olan kısımları, temel ve genel insan hak ve özgürlükleri, evrensel hukuk bütünselliğinin içinden çıkarıp kendisinin işine yarayacak şekilde paketler oluşturuyor. Örnek, “Türban” ile ilgili olan anayasa değişikliği, gibi. Türbanla ilgili olan paket, aleviler, Kürtler, Türkler ve bu ülkeyi AB standardının gerisinde koyan eksiklikleri giderecek bütün bir paket olarak oluşturulsa idi, yapılan siyasi değil, “demokratik,”açılım olarak görülebilirdi. HSYK’nun Erzurum’daki Özel yetkili savcıları, o savcılarında Erzincan savcısını görevden alışı gündemi bir aydır meşgul etti ve buda Ak Partinin yargı reformunu ön plana alması ve buna hız vermesine sebep oldu. Ak Partinin yargı reform çalışmalarını, Ak Parti karşıtı cephe, “bağımsız yargı”ya müdahale ve yandaş bir yargı oluşturmak olarak değerlendiriyor. Hikâyesi kamuoyuna mal oldu, Şemdinli iddianamesini yazan savcının hikayesi(Van Savcısı Ferhat SARIKAYA)… Bu iddianameyi mahkeme dikkate aldı ve kitapçıyı bombalayan iki askeri mahkeme 39 yıl dört aya mahkum etti. Yargıtay, bu dosya ile ilgili olarak sivil mahkemenin yetkisizliğine karar verdi, dosyayı tekrar görüşülmesi için Askeri Mahkemeye gönderdi. Askeri mahkemede bu askerleri ilk celsede serbest bıraktı… Aynı zamanda, HSYK bu iddianameyi yazan savcıyı görevden aldı, hatta meslekten men etti. Yani avukatlık bile yapma yetkisini elinden aldı. Kırk bin tl’de şeref davası açan askerlerden dolayı para cezasına çarptırıldı. Yani, hayatı felç oldu. Bu iddianamede, zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı ve sonradan Genel Kurmay Başkanı olan Org. Yaşar Büyükanıt’ında ifadesinin alınmasından bahsediliyordu... Org. Yaşar Büyükanıt, Ahmet Altan’a bakılırsa emekli olduktan sonra bir canlı yayında “Şemdinli Savcısını ben görevden aldırdım” dedi. Bir paşa, iddianamede ismi geçiyor diye emir veriyor, HSYK’da bir savcıyı görevden alıp, meslekten men ediyor… Bu kurum APK’ye karşı bağımsız, ama diğer kesime karşı değil. Erzincan savcısına Ak Partinin üst düzey yöneticileri, falanca cemaatin üzerine gitme diye telkinde bulunuluyor, savcı bu telkini dikkate almadığında, Erzurum’da yetkili olan özel yetkili savcılar tarafından tutuklanıyor. Arkasından diğer tarafın misillemesi yetişiyor. Sarkacın salınımı sağa doğru olduğunda, bir tarafın, sola doğru olduğunda diğer tarafın, üzerine adaletsizce gidiliyor. Öyle görülüyor ki, bağımsız yargıdan bahsederken aslından bize karşı değil, diğer taraf karşısında bağımsız, bize ise bağımlı olan yargıyı kastediyoruz. Bende, Ergenekon adı altında yürütülen yargısal faaliyeti, “büyük bir demokrasi hamlesi” olarak görenlerdenim. Tabii, kimi zaman ölçü kaçırılıyor, kurunun bahanesine yaşta yanıyor. Normaldir bu demiyorum; ama oluyor bu. Bu süreci toptan yanlış bulup karşı çıkanlar, bu tarihten beri dikkate değer bir faili meçhul cinayet işlenmedi. Buna dikkat etsinler. İşlenmedi çünkü “bu zamana kadar tetikçiler yakalanıyordu, şimdi tetiği çektirenler” yakalıyor… Bu önemli bir değişim ve cinayetlerin sonlanması için önemli bir girişimdir. *** DOSYADAKİ TEK DELİL ‘Suç materyali’ yarım limon, fotoğrafı çekilerek dosyaya konuldu. Dava 1 yıl sürdü ve mahkeme dosyadaki tek delil ‘yarım limon’u göz önünde bulundurarak 9 yıl 9 ay hapis cezası verdi." Haberin devamı için tıklayınız:>>> *** " İlhan Cihaner'i tutuklattıran savcılar, tesisleri bedava kullanmak istemiş. |
06 Mart 2010
Saat 18.15'den itibaren oy sayımına geçildi. 302 delegeden 295'inin oy kullandığı oylamada 169 oy alan eski il başkanı işadamı Veli Ağbaba başkanlığındaki liste seçimi kazanırken, eski il başkanı Celal Berktaş başkanlığındaki listeye 126 oy çıktı. Seçim sonucunda Celal Berktaş, rakibi Veli Ağbaya'yı kutladı. 09 Dakikalık video çektim onu da ekleyeceğim. |
01 Mart 2010
26 Şubat 20 10 tarihinde, Ali SEVİM’ askere uğurlandı. Ali benim oğlum. Onunla, Samsun “Esen tepe Kışlası”na kadar gittim. Bu süreçten çektiğim görüntüler, benim Samsun’a gidip geldiğimden gecikti. Yazacaklarım, özel gibi gözükse de, genele dair fikirler verdiğinden yazıyorum. Bu gibi durumlarla karşılaşan her anne ve baba endişelenir ve üzülür. Ayrığın acısı ve çocuğun karşılaşacağı şartlar düşünülür… |
|
O saate kadar, Samsun’da gezmeye karar verdik. Nurali ile Yazıhan Lisesinde okuyan iki arkadaşını da aynı kışlaya Cavuş talimgâhına vermişlerdi. Onlarla beraber vakit geçirdik. Resimde görülen iki geçte Yazıhan’lı. Ben sahil ile Atatürk’ün ayak bastığı yeri görmek istiyorum, yanımdaki gençlerin biri her rastladığına: “dayı, hayvanat bahçesine nereden gidilir?” diye soruyor. Sordukları kişiler hem yerini tarif ediyor, hem de bu saatte açık değildir diyor. Saat:07:00. Yinede gittik. Kapalı idi fakat dışından birkaç resim çektim. Uğur’a: “niye ille de hayvanat bahçesine gitmek istiyorsun,” dedim. O da heyecanlı bir şekilde; “dayı, yırtıcı bir aslanı görmek ve resim çektirmek, istiyorum!”dedi. Resim çektiğim saat, sabah 00.7, civarı idi. Hava bulutlu, nemli ve sanki sisli idi. Ufuk görülmüyordu. Atatürk’ün Samsuna ayak bastığı iskeleden, Meydan denilen yere kadar, dönemin yetkililerinin heykelleri vardı. İskelede ise acele olduğun sayamadım ama bir düzine kadar heykelden temsili bir “Atatürk’ün mahiyetindeki heyetin” heykelleri yapılmış, onun önüne zincirden engel konmuş, resim çektiren ve seyretmek isteyenler uzaktan bakıyor. Bizim yürüdüğümüz sahil boyunca a birçok heykel vardı. Oralardan ve Samsun otogarından da birkaç poz çektim, onlarda albümde. Gelirken pencereden baktım ki, Amasya’da ağaçlar çiçek açmış, bura ile oralar arasındaki mevsim farkına işaret etmesi bakımından, otobüsün camından birkaç tanede oradan resim çektim. *** Bahsettiğim tanıdık komutanı saat dokuzda aradım, oda “çocuğu kreşe koyup, on dakikaya kadar geliyorum, dedi, ve verdiğimiz adrese geldi. Saat 12:30’da otobüse bineceğimi söyledim, orada bir çay içi biraz sohbet ettikten sonra sahilin, diğer iki geçle beraber aracına bindik, sahilin bizim görmediğimiz yönüne doğru aracı ile bize bir tur attı, zamanımız darlığı dolaysı ile bizi “Esenler Kışlası”na götürdü. Nizamiye araçla geçtik: “Asker Ziyaretçileri” için ayrılan yerin önünde nöbetçi asker ve davul zurna vardı. Yirmi otuz metre kala, davulu ile zurnacı çalarak bizi karşıladı ve nöbetçi askerlerin yanına kadar, çalarak bize eşlik ettiler. Her gelen acemi askere böyle yapıyorlarmış. Nöbetçi askerlerin yanında bir masa, masanın üzerinde, bir deste tanıtıcı broşür, bir tepsi dolusu cezerye ve bir limon kolonyası ve başka şeyler vardı. Biz onlara yaklaşınca, nöbetçi güler yüzlü bir yüzbaşı ile hoş geldiniz dedi. Bir astsubay, aynı anda güler yüzle hoş geldiniz deken, tepsideki cezeryeden ikram ediyor, gelenin eline kolonya döküyor. Bu kadar güler yüzlülüğü görünce bende cesaretlendim ve nöbetçi yüzbaşıya, “komutanım, annesi üzülüp ağlıyor, nasıl bir yere geldiğinin görülmesi bakımından müsaade ederseniz bu sahnenin fotoğrafını çekeyim,” dedim. Komutanda, “çek” dedi, çektim. Normalde, fotoğraf makinesi ve telefonların kışlaya girmesi yasaktır. İnternete koyacağımdan da komutanın haberi yok. Sünüs zarfını açtılar ve” şu odaya git kayıt yaptır,” dediler. Benim merakla baktığımı görünce bana, sende beraber girebilirsin dediler. Yazdırıp, bölüğünün belli olması için kışlanın bahçesinde acemi askerler ile beklerken, sivil giyimli bir adam ve yanında bizi karşılayan yüzbaşı geldi güler yüzle. Bu gelen sivilin yanında yüzbaşı bir üstünün yanındaymış gibi davranıyordu. Bu sivil, herkesle hal hatır ediyor, sorulara cevap veriyordu. Yanımdaki tanıdık komutana bu kim dedim, tabur komutanı dedi. Bu komutan konuşmamızda, sözün yeri gelince bana, “çocukta, sizde bir hafta sonra, boşa endişelenip, üzülmüşüz diyeceksiniz,”dedi. Bu gün tanıdık dediğimiz komutan Nurali’yi bulmuş, bizimle konuşturdu, Nurali’nin söyledikleri, Tabur Komutanının konuşmalarını teyit eder yöndeydi. Yemekler, dışardan ihale ile sivilden geliyormuş ve servisini dahi siviller yapıyormuş. Yani, askere gidenin 1patates, soğan soyması” gibi anılar nostalji olmuş. “İki bavul dolusu çamaşır depoya koydum,” dedi. Bol bol vermişler; biz o çamaşırları boşa almışız. Bizim dönemimizde(1982) sökülmüş ve yamalı elbiseler bile giyebiliyorduk. Şimdi böyle bir sorunda yok. Eskiden askerde dayak sıradan ve günlük bir durumdu. Şimdi ender bir istisna durumundaymış. Bunu komutanlar söyledi. *** Haberi espri ile bitirelim. Cemile bacının torunu Yusuf’ta askerde, bahriyeli. Yeri çok güzelmiş. Cemile bacı; “Hüseyin komutan Yusuf’u çok severmiş ama bir de Osman komutan varmış ki, Osmanlar döke, çocuğa tebelleş olmuş. Göz açtırmıyor…” diyor. “Ben orta olsam, onun atasının….” Diye küfür ediyor. “Aliseydi Albaya, desek acaba yardımcı olur mu bilmiyim, ne yapacağım,” diyor. Anama bacı derim. Bacım ağlarken çektiğim remininin, çirkin göründüğünü fark edince “gız şu gemikcinin Yeter değil mi?” dedi. “Yok, sensin,” dedik… “Benim ne biçim sufatım vardı. Nurali’nin üzüntüsü beni ne hale getirdi… Üzüntü, üzüntü, beni götürecek,” diyor. “Aliseydi bu resimleri siler, goymaz internete,” diyor. Sakın gördüğünüzü söylemeyin. Not: Yukarıdaki haberle ilgili olan resimleri, sitemizin "Resimler" bölümüne koyacağım. Bütün resimler, sitemizin bilinen "Resimler" linkinden görülecek, aynı zamanda, yeni yapmakta olduğum ve ana sayfaya linkini ilave edeceğim, bağımsız bir Resim ve Videolar" sitemize koyacağım. İkinci site, bütün "resim ve videolarımızın bir kopyası olacak. Yukarıdaki slayt resim programı o sitenin. |
|

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder