Cuma günü aldığımız bir mesaj biraz moralimizi bozdu.... K. Tazeoğlu'nun deyişiyle: " İnsanın içi ağrır mı hiç demeyin, içimiz ağrıdı." Sonra, Leyla bizi Hıdır Abdal'a götüreceği kurbana davetti. Bende, tam zamanı idi dedim: "Leyla'nın kahkahasından süreriz iç ağrımıza, belki geçer" diye ümitlendim...
İki buçuk saatlik yolculuk sürecinde, Leyla'nın kahkahası narkoz gibi de geldi, bize... Gel gör ki, daha Ocak Köyünü girişinde gördüğümüz "anıt gibi bir görüntüsü olan yapı ve üzerindeki :" Ocak Köyüne Hoş Geldiniz" taştan yapılmış bu güzel mimari yüreğimiz hoplattı; narkoz etkisini kaybetti yeni yara açıldı içimizde, içimiz acıdı... Yol kenarına kısa boylu direklere asılmış, inanç ve düşünce iklimimizin büyük simalarının kıssaları ve özlü sözleri ise cabası...
Tabii, he şey bununla sınırlı değil.... Bir köy ki, Müzesi var. Müzesinin önünde Pir Sultan Abdal'ın bronzdan 3,4 metrelik, altında Gelin Canlar Bir olalım yazılı heykeli var. Koltuklu, kanepeli yataklı amerikan mutfaklı odası, buzdolabı...vb olan Konuk evi var. Bir Köy ki, Hamamı, Konferans Salonu, içince binlerce kitabı bulunan Kütüphanesi... var. Yemek hane ve Türbenin önündeki mekanda basamakların yanında özürlülerin tekerlekli sandalyesi ile ilerleyeceği, basamakların yanında özürlü geçitleri var. Bayanlar için baylar için farklı girişleri olan tuvaletlerde ikişir adette klozet var. Hıdır Abdal'ın yatırının olduğu mekanın civarındaki yapılar insan merkezli imar edilmiş. Ağırlıklı olarak taş malzeme ve ahşap kullanılmış. Bizim resmi kurumlara odun olsun diye budadığımız ağaçların üzerine dikim tarihi, diken ile anıt ağaç ibaresi tabelası eklenmiş. Yemek hanenin yanındaki yarım dönümlük alan birilerinin bağışı ile Cem Evinin genişletilmesi planlanmakta. Fakat muhtar ve Ocak Köyünün sakinleri burada bulunan ağaçlara kıyamıyorlar. Bu tarafa değilde şu tarafa doğru genişletsek diyorlar. Bahsi geçen alanlardaki ağaçlar en fazla otuz yıllık. Bir de bizim asırlık dut ağaçlara kıyımlarımıza bakın...
Kahvenin önünde konusan adam "Yüksek sesle ben Aleviliğimle övünüyorum" dedi. Orada bulunanların konuşması ise aynı doğrultuda idi. Bizim kahvenin önünde biri "ben aleviliğimle övünüyorum" dese, bizim köylülerin bire karşı beşi bu sözü söyleyene çatlak gözü ile bakar ve yanına gidip şununla biraz matrak geçelim diye düşünürler.
İşte bu noktada Ocaklı Köyünün Muhtarı Ali GÜRER'e sordum, Diyanet görevlisi imamınız ve online ezanınız var mı, cenazelerde görev alan din adamınız kimlerden oluşur diye? Onlie ezan da diyanet görevlisi imamda olmadığını, hoca kabul ettikleri din görevlisinin cenazelerinde görev aldığını söyledi.
Bir sorumuz üzerine 1985'den beri muhtar olan ve yine bu görevin kendilerine kalacağını söyleyen; fakat bir gence bu görevin verilmesinin daha uygun olacağını dile getiren Muhtara sordu o cevapladı.
Köyün toplam 86 hane olduğunu, yazları nüfusun 150-200 kişiye çıktığını, kışın ise 30 kişiye kadar düştüğünü, Almancı ve milyonerlerinin olmadığı bir yerleşim alanı olduğunu söyledi, Ocak Köyü'nün.
Sabit, yerleşik nüfusu 7-8'e, geçici nüfusu 10'a, Avrupa görmüş insanını 10-15'e, kibre, büyüklenmeye gelince Ocak Köyü sakinlerini yüz bine katlarız ve maddi zenginliği de kaça katlarız varın siz söyleyin onuda... Burunundan kıl aldırmayan, dev aynasından başkasına bakmayan insanımız açışından ise Ocak Köyü sakinlerini bin beş yüze katlarız! Fakat, bunca farka rağmen ortada bulunan eserlerin, mimari zihniyetin mukayesesini ise Ocak Köyü ile yapmaya kalksak, onlar tek kelimeyle bize bire on çeker...
Tencili bir dedemize, " onarım yaparken Türbenin otantik yapısının bozulmaması gerektiğini, bir hayır severin Kızıldelinin giriş kapısını söktürüp, geişletip yükseltmiş olduğunu; bunu yanlış olduğunu söyledim. Mimarın yapısı ile o yörenin insanının tarihi, inancı kültürü, zihniyeti arasında bir bağ olduğunu, bu yapıların o insanların ruhsal dünyasını, inanç iklimini vb. yansıttığını söyledim. Kızıldelinin eski giriş kapısının kubbeli, alçak ve dar olmasının; Büyüğün, büyüklük makamını temsil eden pir'in huzurunda benlik güden, başı dik olmadan, nefsini öldürmüş, eşiğine yüz sürmek isteyen bir can gibi, eğilip, ezilip bükülerek başını eğerek girmenin, Pire hürmetle alakalı olduğunu. Bir devlet dairesine girerken dahi düğmelerini ilikleyip elpence olarak girilirken, iki aleminde kutsalı,sultanı kabul edilen, pir huzuruna giriş için şekilşel bir yapı oluşturmak için, o kapıların öyle yapıldığını söyledim.
Dede bana boşluğa bakar gibi baktı... Dedenin zihninde bu kavramlara dair bir tek kelime olmadığı hissine kapıldım. O bana cevaben ise: "Kurban olduğumun tarihi söyledir," diye anlatmaya başladı. Bu ise benim hatırıma bir arkadaşımızla olan hatırayı çağrıştırdı.
Bir arkadaşın bilgisayarı bozulur. Gelir bizim çocuklara anlatır "ne yapalım" diye. Onlarda format atmak lazım; fakat bizde CD'si yok. Sende var mı?" diye sormuşlar. Arkadaşımız gayet ciddi bir şekilde, "var" demiş. Bunun üzerine bizimkiler "hangisi" demişler. Arkadaşımız cevabını bütün ciddiyeti ile dile getirmiş: "müslüm babanın" diye.
Dedemizin mimari yapı için söylediğimiz söze verdiği cevap ile arkadaşımızın"müslüm baba" cevabı aynı zeminden çıkmakta.
Bütün bunlar yüzünde işte "içimiz ağrıdı, acıdı; acım mı, sönmedi alıştım, belki biraz."
Bir göz bin söze bedeldir misali, 40 dakikalık video yüklenmekte. İzleyin bizden farkı görün. yazımızdaki bazı sözlerin patenti Kahaman Tazeoğlu'na aittir. Ustaya saygılar.
Video saat 20 civarında gözükebilir.
İki buçuk saatlik yolculuk sürecinde, Leyla'nın kahkahası narkoz gibi de geldi, bize... Gel gör ki, daha Ocak Köyünü girişinde gördüğümüz "anıt gibi bir görüntüsü olan yapı ve üzerindeki :" Ocak Köyüne Hoş Geldiniz" taştan yapılmış bu güzel mimari yüreğimiz hoplattı; narkoz etkisini kaybetti yeni yara açıldı içimizde, içimiz acıdı... Yol kenarına kısa boylu direklere asılmış, inanç ve düşünce iklimimizin büyük simalarının kıssaları ve özlü sözleri ise cabası...
Tabii, he şey bununla sınırlı değil.... Bir köy ki, Müzesi var. Müzesinin önünde Pir Sultan Abdal'ın bronzdan 3,4 metrelik, altında Gelin Canlar Bir olalım yazılı heykeli var. Koltuklu, kanepeli yataklı amerikan mutfaklı odası, buzdolabı...vb olan Konuk evi var. Bir Köy ki, Hamamı, Konferans Salonu, içince binlerce kitabı bulunan Kütüphanesi... var. Yemek hane ve Türbenin önündeki mekanda basamakların yanında özürlülerin tekerlekli sandalyesi ile ilerleyeceği, basamakların yanında özürlü geçitleri var. Bayanlar için baylar için farklı girişleri olan tuvaletlerde ikişir adette klozet var. Hıdır Abdal'ın yatırının olduğu mekanın civarındaki yapılar insan merkezli imar edilmiş. Ağırlıklı olarak taş malzeme ve ahşap kullanılmış. Bizim resmi kurumlara odun olsun diye budadığımız ağaçların üzerine dikim tarihi, diken ile anıt ağaç ibaresi tabelası eklenmiş. Yemek hanenin yanındaki yarım dönümlük alan birilerinin bağışı ile Cem Evinin genişletilmesi planlanmakta. Fakat muhtar ve Ocak Köyünün sakinleri burada bulunan ağaçlara kıyamıyorlar. Bu tarafa değilde şu tarafa doğru genişletsek diyorlar. Bahsi geçen alanlardaki ağaçlar en fazla otuz yıllık. Bir de bizim asırlık dut ağaçlara kıyımlarımıza bakın...
Kahvenin önünde konusan adam "Yüksek sesle ben Aleviliğimle övünüyorum" dedi. Orada bulunanların konuşması ise aynı doğrultuda idi. Bizim kahvenin önünde biri "ben aleviliğimle övünüyorum" dese, bizim köylülerin bire karşı beşi bu sözü söyleyene çatlak gözü ile bakar ve yanına gidip şununla biraz matrak geçelim diye düşünürler.
İşte bu noktada Ocaklı Köyünün Muhtarı Ali GÜRER'e sordum, Diyanet görevlisi imamınız ve online ezanınız var mı, cenazelerde görev alan din adamınız kimlerden oluşur diye? Onlie ezan da diyanet görevlisi imamda olmadığını, hoca kabul ettikleri din görevlisinin cenazelerinde görev aldığını söyledi.
Bir sorumuz üzerine 1985'den beri muhtar olan ve yine bu görevin kendilerine kalacağını söyleyen; fakat bir gence bu görevin verilmesinin daha uygun olacağını dile getiren Muhtara sordu o cevapladı.
Köyün toplam 86 hane olduğunu, yazları nüfusun 150-200 kişiye çıktığını, kışın ise 30 kişiye kadar düştüğünü, Almancı ve milyonerlerinin olmadığı bir yerleşim alanı olduğunu söyledi, Ocak Köyü'nün.
Sabit, yerleşik nüfusu 7-8'e, geçici nüfusu 10'a, Avrupa görmüş insanını 10-15'e, kibre, büyüklenmeye gelince Ocak Köyü sakinlerini yüz bine katlarız ve maddi zenginliği de kaça katlarız varın siz söyleyin onuda... Burunundan kıl aldırmayan, dev aynasından başkasına bakmayan insanımız açışından ise Ocak Köyü sakinlerini bin beş yüze katlarız! Fakat, bunca farka rağmen ortada bulunan eserlerin, mimari zihniyetin mukayesesini ise Ocak Köyü ile yapmaya kalksak, onlar tek kelimeyle bize bire on çeker...
Tencili bir dedemize, " onarım yaparken Türbenin otantik yapısının bozulmaması gerektiğini, bir hayır severin Kızıldelinin giriş kapısını söktürüp, geişletip yükseltmiş olduğunu; bunu yanlış olduğunu söyledim. Mimarın yapısı ile o yörenin insanının tarihi, inancı kültürü, zihniyeti arasında bir bağ olduğunu, bu yapıların o insanların ruhsal dünyasını, inanç iklimini vb. yansıttığını söyledim. Kızıldelinin eski giriş kapısının kubbeli, alçak ve dar olmasının; Büyüğün, büyüklük makamını temsil eden pir'in huzurunda benlik güden, başı dik olmadan, nefsini öldürmüş, eşiğine yüz sürmek isteyen bir can gibi, eğilip, ezilip bükülerek başını eğerek girmenin, Pire hürmetle alakalı olduğunu. Bir devlet dairesine girerken dahi düğmelerini ilikleyip elpence olarak girilirken, iki aleminde kutsalı,sultanı kabul edilen, pir huzuruna giriş için şekilşel bir yapı oluşturmak için, o kapıların öyle yapıldığını söyledim.
Dede bana boşluğa bakar gibi baktı... Dedenin zihninde bu kavramlara dair bir tek kelime olmadığı hissine kapıldım. O bana cevaben ise: "Kurban olduğumun tarihi söyledir," diye anlatmaya başladı. Bu ise benim hatırıma bir arkadaşımızla olan hatırayı çağrıştırdı.
Bir arkadaşın bilgisayarı bozulur. Gelir bizim çocuklara anlatır "ne yapalım" diye. Onlarda format atmak lazım; fakat bizde CD'si yok. Sende var mı?" diye sormuşlar. Arkadaşımız gayet ciddi bir şekilde, "var" demiş. Bunun üzerine bizimkiler "hangisi" demişler. Arkadaşımız cevabını bütün ciddiyeti ile dile getirmiş: "müslüm babanın" diye.
Dedemizin mimari yapı için söylediğimiz söze verdiği cevap ile arkadaşımızın"müslüm baba" cevabı aynı zeminden çıkmakta.
Bütün bunlar yüzünde işte "içimiz ağrıdı, acıdı; acım mı, sönmedi alıştım, belki biraz."
Bir göz bin söze bedeldir misali, 40 dakikalık video yüklenmekte. İzleyin bizden farkı görün. yazımızdaki bazı sözlerin patenti Kahaman Tazeoğlu'na aittir. Ustaya saygılar.
Video saat 20 civarında gözükebilir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder