skip to main |
skip to sidebar
Dehre, Kampanyası…
Dehre, Kampanyası…
Dehre deyip geçmeyin… Adam canı gibiydi. Taa,.. üç sene evvel 15 kagıt vermiştim. Üzerine işaret olsun diye harf döğdürmüştüm. Az değil üç yılda üç tane aldık aynı demirciden. Üçü de kayboldu. Götüren getirmiyi.. Verdikse, bir işiniz gördükse kötülük mü ettik! Evi yıkılasıcalar… marem, işinizi gördünüz getirsenize.
Şimdi gidip yeni bir dehre daha alacağım. Beni begeğiniyiniz mi? Öldüm diyen olursa ipini kesmeyeceğim, artık. Bu namıssızlar iyilik yaramaz… isteyene, kayboldu, ocağı batasıcalar götürdü getirmedi yada bahçe kalmıştır,”diyeceğim. Bundan sonra böyle…
***
Komşunun kedisi kapıdan “miyavvv miyavv..” diye belirince, hemen evin kadını kırk yıldır yemediği cigerini kaptırmış gibi “pişşttt pişt… katırın malı!..”der; evin küçüğü olan sesini kısarak: “Anneee, Ayşe teyzenin kedisi o, duyar, ayıp olur!..” der. “Hem o mu örgetledi, buraya gelmesini!” Anne:”kes sesini.” “Sen onu onu (Ayşe teyzeni) az mı sanıyorsun. sicillinin teki o…” “Sahibine çekmiş, onun gibi hırsız!..” “Hem o bize az mı yaptı,” der, sanki o an karşısına çıksa ya katran kazanına, yada idam sehpasına çıkaracakmış gibidir..
Aradan bir kaç saat geçer, annenin hersi inmiştir. Yemek yaparken mutfakta tuzun bitmiş olduğunu fark eder. Seslenir kızına: Çabuk bir koşu gitte Ayşe teyzenden bir tutam tuz al, bizimki bitmiş,” der… Çocuğun duraksadığını fark eden anne: “oooo, kime söylüyorsun, duymadın mı kızım, çabuk ol, şimdi baban gelir!”
Akşamsa Ayşe teyze ile bol sohbet, kahkalar içerisinde çaylar yudumlanır… Anne: “Kız Ayşe, yüzün diye söylemiyorum! Hilaf değil yani, sen olmazsan ben ne ederim!..” türünden cümleler kurar.
Daha gerçek bir anı mı istiyorsunuz?.. Onlarca yıl evvel. Çarşıda iki kahve vardır. Bunlar ise karşı karşıya, bilirsiniz! Kahvecinin biri kahvesinin kapısında oturur. Çarşıya gelen vatandaş hızla diğer kahveye yönelir. Diğer kahvenin kapısında oturan kahveci: “Gelir mi, gelir mi… bizim kahveye, vay senin arvadını…” der çeker. Küfredilen vatandaş gittiği
kahvenin kapısında durur, içeriye, birinin arayan gözlerle bakar ve izinin üzerine geri döner, kahvesinin önünde oturan kahveciye doğru yönelir..
Kahveci, adamın gelişini görünce daha beş metre varken toparlanır, çektiği bir saldalyeyi “saygıyla” uzatırken: “gel kura,oğlum kurama bir çay ver,” der…
Sonuç olarak, “on beş tl’lik bir dehre için komşunun evini yıkar, bir kedi için komşusunu hırsız yolsuz eder, bir bardaklık çay satabilmek için dostumuza belden aşağı çeker, sonrada, ince belli bardaklar içerisinde çaylarımızı yudumlarken, bir birimize iltifatlar ederiz.” Gerçekten, başımıza bir iş geldiğinde ise yanımızda ilk bulduğumuz ise çoğunlukla bir birimize bu sözleri söylediğimiz ve muameleyi yaptığımız koru komşu ve hısım akrabalarımızdır. Bir başkadır bizim alem…
Bazen alıp ta vermedi diye komşuyu suçladığımız dehremiz, günler sonra yükün altından bir yerlerden çıkar, kedinin maksadı da hırsızlık değil, kendisini hep seven küçük kızın ilgisine mahzar olabilmektir, belki de…
Yani kültürümüz budur… Acı ile tatlı, güzel ile çirkin, öfke ile tevazu, korku ile sevgiyi iç içi geçmiştir, ne apak, ne de kapkarayızdır. Grinin tonlarıdır her birimizin rengi!.. Keşke o sözleri daha az söyleseydik, da az çirkin olabilseydik; daha çok grinin beyaza yakın tonundan verebilseydik rengimize.
Fakat ne demişler, kusursuz dost arayan dostsuz kalır. Keşke daha az kusurlar işleyebilsek. Kırıp dökmeden, doğruya ve güzelliklere ulaşabilsek.
Belkide ufkumuzun darlığından, mesafeler kısa, ve gönlümüzde ondan hemen dolar taşar. Yani ufkumuzu genişlettiğimiz oranda kolay dolup taşmayacak, daha tevazulu ve engin görüşlü olacağız. Aşağıdaki kıssaya bir göz atalım.
Tuzun tadı kalbin çapına göredir… İster bardak ol, istersen göl, kabını büyüt…
Şark köşesinin ulu önderlerinden bilge bir usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmış usanmıştır. Çırak ikide bir hayatın çilesinden, acıdan,yoksulluktan,mutsuzluk ve huzursuzluktan bahsetmektedir.
Bir gün bilge adam çırağını tuz alması için şehre gönderir. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan bu çırak şehirden döndüğünde,yaşlı usta ona,bir avuç tuzu bir bardak suya atıp içmesini söyler.Çırak, bilge adamın dediğini yapar ama suyu içer içmez ağzındakileri tükürmeye başlar.
Tadı nasıl evlat ? diye soran yaşlı bilgeye öfkeyle
- çok acıydı be usta !
Çırağın boğazı da canı da epey yanmıştı.
Usta gülerek çırağı kolundan tutar ve dışarı çıkarır. Sessizce az ilerideki gölün kıyısına götürür ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyler. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken, bilge adam aynı soruyu sorar:
Tadı nasıl ?
Gayet güzel diye cevap verir çırak.
Tuzun tadını aldın mı ?
Hayır der çırak. Bir bardak tuzlu sudan sonra göl suyu şerbet gibi gelmiş çırağa.
Çırağını yanına oturtan bilge adam, şu nasihatımı kulağına küpe, parmağına yüzük yap ve de bir ömür boyu sakın unutma der
Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının şiddeti, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Küçük bir su birikintisini, kurbağa hemen bulandırır fakat derya için kurbağa bir hiçtir.
Şimdi evlat ister bardak ol, istersen göl. Kabını büyüt.
Tuzun tadı kalbin çapına göredir.
Tercih senin… Yol senin…
a.s.
08. Nisan 2012
Not: Geçen ay, Fotoğraf makinesi Kampanyası devam ederken, bir vesile ile bizi aramıştı… Hal hatır eden bende, “bahçeye gideceğim,; fakat geçen yıl aldığım dehreyi bulamıyorum. Götüren getirmiyi,”dedim. O da bana: “o zaman birde dehre kampanyası başlatalım, son makineye para vermedim ama buna veririm,”dedi. Güldük. Nusuya ablanın rahatsızlığı vesilesiyle geldiğinde, “n’oldu dehre kampanyası dedim,”unutmuş, boş boş baktı. Bu dehre kampanyasına kimsenin iştirak etmesine gerek yok, Usta abi, kendisi birtane getirir…
İşte bu vesile ile düşünürken yukarıdaki yazı çıktı ortaya.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder