Social Icons

29 Nisan 2012 Pazar

Yol bir Yere Gitmez, O bir Durma Biçimidir...



GeçenMalatya’ya gittiğimizde Malatya Belediyesinin yol, çevre düzenleme işi için bir önceki belediye başkanlarının yaptıklarını iş makineleri ile sökerek, yerine bu günün teknolojisi ile üretilmiş taşları döşemesi...
 
Bizim “O”(2005) gün kü doğruya iyiye güzele dair olan kanımız bu günde değişmedi. Ve “o” gün söylediklerimizin bu gün hayat tarafından(Malatya Belediyesinin bu günkü çevre düzenleme işi ile) teyit edildiğini yansıtmak istedik...
 
O günler de görüşümüz şöyleydi!.. Bir muhtarın, belediye başkanının icraatlarının boyutunun ana belirleyici, o seçilmişin iktidarda olduğu dönemde, ülkenin ekonomik gelişmişliği ve siyasi istikrarıdır.  Biraz daha açarsak... 2000’li yılların başında ülkemizin kişi  başı GSMH:3300-3500 dolardı. 2007 ile 2010’larda GSMH:10,000 dolarlar civarına çıktı. Hükümetin ve elitlerin Cumhuriyetin 100. Yıl dönümün(2023) de bu rakamı 20.000 dolarlara ve 1980’lerde 30-35.000 milyar, 2010’larda 120.00 milyar civarındaki ihracatımızı ise 500,00 milyarlara çıkarmak ve dünyanın 10 büyük ekonomisi arasına sokmaktır.
 
Yani, 1980’lerin belediye başkanının yapacağı icraatların kaynağı ile, 2000’ledekinin, arasında 3 kattan fazla fark olduğundan, yapılanlarda doğal olarak 3 kat kadar farklı olacak. 2023’ler de ise yine böyle farklar oluşacak ve simdi ki belediye başkan Ahmet ÇAKIR Malatya’nın eski Belediye Başkanlarından A.Minur Erkal, M.Yaşar Çerçi,Cemal Akın(1924’ten beri 21 Belediye başkanın)a kadar olan çalışmaları aşan icraatlar yaptı ise, 2023’lerin belediye başkanı da bunun yaptığı yolları, kaldırımları ve bazı parkları yap boz yapıp bu günlerin izlerini silerek “o” günün teknolojisine göre üretilmiş malzeme ve mimari zihniyeti ile yeni ve daha gelişmişlerini yapacak.
 
***
2005 Yılı Haziran’ında yazdığımız “Talib’e Mektup (2)”de bir server(Gönüller Sultanı) olan Hacı Bektaşi Veli ile dünya saltanıtının padişahı olan Timurlenk’i karşılaştırmışız.
 
“Biri, on binlerce atlı ve yayadan oluşan kılıçla geldi. On binleri kılıçtan geçirdi ülkeler, kıtalar fetih etti. Nice ağalar beyler, hükümdarlar ona boyun eğdi. Gün oldu kafataslarından piramitler yaptı, gün oldu korudu kolladı. Hanlar hamamlarda yaptırdı. Hatta, farklı donda gözükmek için, birçok alim ve edebiyatçıyı da koruyup topladı. Ama, onun elindeki kılıç madde ve  gözü daha çok dünyasal saltanatta, krallıkta idi.
Fetih ettiği ülkeler, hatta kıtalardaki dünya malının bu gün tapusunu ve hazinelerini toplayacak olsan onlar, yalnızca “Güldemir”de  asıl işgal ettiği iki metrelik çukura değil; onlarca “Güldemir” gibi anıt mezara bile sığmaz.
 
Oysaki bu gün, yaşarken yüz binlerin karşısında ıhtığı ne Timurlenk, ne Timurlenk’in hakimiyetinde, kıtalar oluşturacak kadar büyük olan topraklar, nede o topraklar üzerinde yaşayan insanların gönlünde yaşayan bir Timurlenk sevgisi var. Geride, Türkistan’da, şurada yada burada bir avuç seveni ve eseri olan, tarih kitaplarının tozlu yaprakları arasında kalan “tarihsel bir kişilik”, Timurlenk, kaldı.
 
Diğeri(Hünkar Hacı Bektaş-i Veli)’de, aynı topraklardan bir“batın kılıcı” ile geldi ve koskocaman bir coğrafyada,  fethini  gönüllerde yaptı. O, gönüllere Hakk’ın gözü, aleme ise gönül gözü ile baktı. Önce Hakk, insan, gönül dedi. Gönülleri asli, kadim değerlere göre inşa etmeden, gözün gördüğü alemin imarının anlamsız ve boş olacağını gördü. Işte o’nun  asıl hikmeti budur ki, dokuz haneli bir Sulucakaraöyük’ü, koskocaman bir gönül imparatorluğuna merkez yaptı...[ii][4]
 
O vakitten bu güne, Topraklar el değiştirdi, sınırlar bölündü, birleşti. Ülkelerin ve insanların adları değişti, aradan yüzyıllar geçti; fakat O, hala ismi ne olursa olsun fetih ettiği topraklarda ve sayıları sürekli de artmakta olan, yüz milyonların gönlünde kurduğu tahtta ve öylece de kalmaya, ilerlemeye adaydır…
 
İçindeki yaşama heyecanını ve geleceğe dair umudunu yitirmiş, kendini yalnız, güçsüz, güvensiz ve bir hiç hisseden  insan(lar)ın gözünde; bir ucu göğe değecekmiş gibi yükselen gökdelenler, serviler gibi mermer sütunların dizili olduğu saraylarda; can’ın mekanı olan (kutsal ve ulviyet ile bağı kopmuş) bedenlerde, birer mahpushanedir.
 
Talip: Makamları ve  mekanları yücelten, insandır. İnsanı yücelten, ondaki insaniyet( Kadim değerlerden mürekkep bir ahlâk)tir. İnsaniyetsiz insansa, kof bir kalıptır, maddedir… Bilesin ki, bu âlemdeki en yüce ve kutsal mekan, yüce Rabb’in en şerefli mahlukatım ve halefimdir dediği, insandır!..
 
Gönüller(Beyt-Allah=gerçek Kabe=Allah’ın evini)i Hakk’ın rızasına göre imar et; Oranın imar ve inşasından, gözün gördüğü aleme çık. Gönlün görmek istediği gibi  kur, gözün gördüğü alemi …  Umut ol, neşe ol, dost ol, sayan ol, seven, sevilen ol; kısacası sevgi ile dol ve doldur dünyayı… en iyisi mi Talip, sen ademdeki, adam ol!..     
          
Işte o zaman, M.A.Hilmi dedebaba’nın “candan cana, camdan cama” dediği gibi,”canlar da yaşar, cemal”lere yansırsın.  Ve uyardığın çerağın şavkı gözlerde parıldar, gönüllerde şakır.
 
Ondan ötesi, bedenimizin yaşadığı mekanlar ister gökdelenler; ister mavi ile yeşilin buluştuğu kıyılarla süslenen  saraylar; istersen  güneşin alnında cayır cayır yanan bozkırlardaki kulübeler olsun; cevheri topraktır. “Hepimizin atası ademdir, adem ise topraktandır.”
 
Bedenimizin mekanı olan saraylar, kulübelerde; canımızın mekanı olan bedenimizde bir gün aslına dönecektir.[iv][6]Fakat, baki kalmakta olan Can’dır. İyisi mi sen Talip, yine de gönüllere Talip ol, Can ol!..
(2005 Haziran - A.S.)”
***
    Yukarıya alıntısını eklediğimiz 2005 Haziran’ında yazdığımız yazıyı niye tekrar gündeme getirdik? O günkü tuttuğumuz “yol”un doğru olduğunun kendimizce görmek ve kendimize hatırlatmak. Yani zihniyetimizin pekiştirmek...
 
C.Nur Sargut:"Tasavvuf, insanın kendine yaptığı iç, yolculuktur,"der... Kişisel gelişim kitapları okumadan ve tasavvuf bilmeden anlaşılması güç olan Serdar ÖZKAN'ın romanlardan, 40 dile çevrilen "Kayıp Gül serisinin Kayıp GÜL -2-"nin roman kahramanı olan Diana'nın iç yolculuğunun bir aşamasında, Melek Çocuk'un(ufukta hiçbir kara parcaşının görünmediği okyanus ortasında) hedef olarak göstediği adaya varması için Diana'ya: "... Dediğim gibi, sen kürek çek ve gerisini düşünme. Er yada geç bir adaya ulaşırsın. Eger ümidin kırılır ve gözlerinin yalanına kanacak duruma gelirsen, kendi kendine sürekli "ada var!" diye tekrarla."der.
 
Bazen bizde: "gözlerimizin yalanına kanacak gibi olduğumuzda: "ada var, yol var... ada var..." diyoruz, kendi kendimize... Yılmaz Erdoğan'ın dizeleriyle söylemek gerekirse: Bu bir durma biçimidir!..
     
 
      
“yol bir yere gitmez
o bir durma biçimidir”
(Yılmaz Erdoğan)
 
27 Nisan 2012
a.s.
 
Not: Kayıp gül 2, Sedar Özkan, 1.Bas. Aralık 2011, Artemis Yay.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 

Sample text

Sample Text

Sample Text